Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Ahretin Durak Taşları

Eski İstanbul güzelliğindeki dokunun menevişli bir rengi, bir örgü ibrişimi de, gariptir ki, mezarlıklarıydı. Dünyaya en bağlantısız bir kişi bile soğukluğu ile etkileyen bir konu olan ölüm ve onun ilk durağı olan, mezar, dünkü İstanbul’da günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş, olabildiğince normalleşmiş,  şehir peyzajının her köşesinde onunla sarmaş dolaş olmuş ve gerçekten gariptir ki, tabii sevimlilik diyemesek bile, bir yumuşaklık, biraz hüzün, ama bir çok doğallık kazanmıştı.

Bir mescit, ağaçlıkları ve kandil gecelerinde ışıldayan pırlanta kolyeli minaresi kadar, yanıbaşındaki, küçük mezarlığı da olmadan düşünülemiyor, yeşil parmaklıklı, yaban gülleri basmış bir “hazire” olmaksızın cami resmi tamamlanmış olmuyor ve kafesli tahta evler, gece gündüz, önlerindeki tenha sokağa olduğu kadar, yandan veya arkadan içlerinde dantel gibi süslü taşların otlara gömüldüğü bu ahret duraklarını da seyrediyordu…

Sağlık kuralları açısından savunulacak yanı olmayan bu yerleşim, nasıl bir moral dünyasının sonucuydu?
Anadolu köylerinde ve kasabalarında, mutlaka dışarılarda, kasabaya giriş yolları üzerinde yer verilen bu kabristanlar, başkentte, neden küçülüp bölünerek, taht şehrinin her köşesine serpiştirilmiş, ve günlük yaşamın içerisine katılmışlardı?

Kubbe, minare, kandil, selvi, çitlenbik dokusundan oluşan cami resmini tamamlayacak, bir mermer taşlar papatyalığı, fesler ve sarıklar, feraceler ve duvaklar kuşağı, halkın bilinçaltı bir estetik duygusu ile, ve göze hoş gelen bir beğeni alışkanlığı ile, zorunlu görülmüştü de, ondan mıdır?

Yaşamdan ayrılan sevgililerden uzaklaşmamak arzusu ile bir vefa duygusundan; yoksa gidenleri, kalanların okuyacakları dualardan yoksun bırakmamak isteyen bir sevgiden mi kaynaklanır? Bilinmez.

Ama sonuçta bu ahret durakları İstanbul resminin ayrılmaz figürleri olmuşlardı.

Taşların hemen her biri, bir çeşme, bir mihrap bir selsebil kadar işlemeliydiler. Ve ondan daha fazla olarak, eski yazı sanatının en hünerli hatları ile donatımlıydılar. Her biri bir ansiklopedi sayfası kadar belgeseldi. Kim kimdi? Nasıl yaşamış, ne zaman gitmiş, kitaplardan çok, onlar da yazılı idi. Bir çoğu anonim, fakat milli bir edebiyatın, isimsiz şairlerin, basılı olmayan eserleri külliyatını oluşturuyor, dil temizliğinin, deyiş ve söyleyiş kusursuzluğunun ve bir ulusa vücut veren, duygular birliğinin, kır çiçekleri, üstlerine dökülen erguvan tanecikleri ve yüzlerce çeşit kuşların cıvıltıları arasında, sayfalarını sergiliyordu:

Bakmayan, çeşm-i basiretle, Şehzâdem tâşına
Bilmez ol hâlim benim, tâ gelmeyince bâşınâ
Otuz iki yaşında câm-ı mevti nûş edip
Merhume olup doymayan genç yâşınâ
Emine hânım rûhu için kim okur bir fâtihâ.
Dâr-ı cennette giye, ol tâc-ı zerrin bâşına.

(İstanbul Estetiği, Çelik Gülersoy, 1983)

18 Temmuz 2014 Cuma

Evin "Saygılısı" Nasıl Olur?

Yamaçlardaki Düzen
Saygılı evlerin biçim verdiği bir düzendi bu. Evin saygılısı nasıl olur? 

İnsanın saygılı olanı gibi: Sağına soluna “mukayyet” olan, çevresine özen gösteren, kimsenin hakkını çiğnememeye dikkat eden, edepli, terbiyeli bir tutum. Eski İstanbul evi böyleydi.


Hiçbir imar planı ve herhangi bir kontrol mercii olmadan, Belediyesiz ve İmar Bakanlıksız bir düzen içinde, diplomalı Mimarlarca deste deste projeleri de çizilmeksizin, Müslüman ya da gayrimüslim,  keserini omzuna asmış bir dülgerin elinden çıkma bu tahta evler, yüzyıllardır birikmiş bir sosyal görgünün örgüsü içinde, birbirlerini kollayarak yer tutarlardı. 

Hiç biri öbürünün üstüne aşırı yükseklikle fazladan çıkmaz, bir diğerinin ışığını, manzarasını duvar gibi kapatmazdı. Özellikle yamaçlarda ve bir orman ya da deniz manzarasına karşı yerleşen mahalleler için, bu daha da önem kazanan bir tutumdu. 

İstanbul gibi, yedi tepeye kurulan bu kadar belirgin tepelerin olmasa bile her halde inişi yokuşunun fazlalığı söz götürmeyen bir kentte, bu meyillerde yerleşim, düzlüklerden daha çok oranda idi!  Şehrin Taksim’den öteye, Şişli’den İstinye’ye doğru açık ve düz alanlara uzanmadığı bunun hayal bile edilmediği çağlarda, tüm kent bir yandan Marmara’ya, bir yandan Haliç’e bakan sırt ve yokuşlarda Galata tarafında da limana ve boğaza bakan yamaçlarda yer tuttuğundan, evlerin çoğunluğu bu meyilli arazilerde yapılmış oluyor… Burada birbirinin manzarasını kapatmamak, önem kazanıyor; karşıya gelen şiirli ve büyülü görünümü eşitçe paylaşmak, yazılmamış bir şehirciliğin, önemli bir prensibini oluşturuyordu. Bu kente gelen yabancı gezginlerin en eskileri bile, evlerin yazılı olmayan bir hukuk ve görgü düzeni içinde, görünümlerini serbest bırakarak, birbirleri ile tam uyumlulukla yapılmalarını hayretle, takdirle, fark etmişlerdir.

Başta dediğim gibi, evler böyleydi, çünkü  insanlar da öyleydi. Bir toplumda her şey bir sebep sonuç ilişkisinin içindedir. Taşlar, topraklar,  onları kullanan insanların huyları, husları bir yana bırakılarak incelenemezler. 

Eşyaya biçim veren, insandır! Evleri de böylesine bir saygı ve sevgi düzeninin içerisine sokan, eski İstanbul’lunun zihin yapısı, manevî dünyası, yaşama bakış açısı idi. Bu Dünya’yı amaç değil, araç sayan, kendini öbür hayata hazırlayan, bir yaradan fikri önünde sınav geçirdiğini kabul eden, önüne sunulan hayat nimetlerini bu ölçü ile alan eski insanın, büyük çoğunluğu, dükkanında çığırtkanlık etmeden sükûnetle ticaret ve esnaflık ediyor, el emeği ile işini işliyor, sofrasına gelen yoksul ya da yabancı ile ekmeğini paylaşıyor, evinin manzarasını da aynı gönül rahatlığı ve göz tokluğu ile, önündeki, arkasındaki komşusu ile bölüşüyordu. 

O zamanlar kimsede, denizi doldurup sulak yerde çimento bina çıkmak, para yedirip dağ gibi binasına üç beş kat daha da fazla dikmek, karşıdaki iki üç kulaç denizi görmek için birbiri üstüne devrilir gibi tıkış tıkış yapılar yükseltmek, başkasının ya da devletin toprağına, kavga döğüş tek odalı bir gecekondu oturtup, sonra köydeki tarlayı satarak, karının  altın bileziğini küpesini paraya çevirerek, tek göz gecekondunun bir taraftan yanına oda ilave edip, öbür yandan üstüne, kat üstüne kat çıkıp, üç yılda ucube apartmanların sahibi olmak gibi hırslar ve tutkular yoktu

Sayısı, miktarı tadında kalan bir nüfusa, tek ya da en çok iki katlı bir küçük ev ona göre bir bahçe ve bahçede biraz erik ve kayısı, pencerede mor salkımlı bir yasemin yetiyor ve artıyordu. Bütün bunlar gösterir ki bu şehirde yine ölçülü ve saygılı bir imar düzeninin, evlerin birbiri ile uyumlu bir yerleşiminin doğabilmesi için, önce insanlarının hizaya girmesi, dünya görüşlerinde ve yaşama bakış açılarında tok gözlülüğün, kamu yararına dönüklüğün, kısmetse tekrar egemen olması, herkesi, alabildiğine dizginsiz bir kazanç hırsı yerine, komşuya saygı, çevresine sevgi, yoksullara ve düşkünlere yardım gibi, sıcak ve insancıl duyguların sarması gerekir. Bunlar kendi başına durup dururken doğan şeyler değildir; iki ana kaynağın, yani ülkenin ekonomik alt yapısı ile, kültür üst yapısının birer ürünü, birer sonucudurlar. Bu iki temel üretim biçimi ve kültür mayası, önce, insanları etkiler, sonra da o insanların yaşadığı ve yaptığı şehirlere, biçimini verir. 

Bir bilge kişi, bir kentin insansız ve boş manzarasına, genel görünümüne karşıdan şöyle bir baksın, iki ana kaynağa, yani o şehrin insanlarına geçim yolları ile ruh yapılarını hemen anlayabilir. Yahut yine bir filozof kişi, okumuş ve dünya görmüş, umur yaşamış biri, kırlık yerde küçük bir kalabalıkla biraz alışveriş etsin ve azıcık da konuşsun, onların bilmediği şehrini hemen gözünde canlandırabilir.

Çelik Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983

7 Temmuz 2014 Pazartesi

İstanbul Estetiğinin Örgüsü

Şimdi, eski İstanbul’u İstanbul yapan özellikleri, yani benzersiz güzel, iç ısıtan, göz okşayan bir kumaşın, dokusunu ve renklerini, iplik-iplik ele alalım.

Taç Oturtulmuş Tepeler

Bu, en çok bilinen, çünkü en belirgin olarak görülen, bunların sonucunda da, bugüne kadar en çok yazılmış olan, bir özelliktir: Ecdad, adı yedi tepeliye çıkmış olan beldede açık olarak görülmeyen bu tepelere, hiç değilse ufuk çizgisine, en çok özen gösterdikleri anıtsal yapılarını oturtmuşlardır. Bu hem Haliç’e bakan üst çizgide böyledir, hem Marmara boyunca uzanan şehir yüzünde böyledir. Ve sanki hepsini değişik yüzyıllarda değişik hükümdarlar, çeşitli devlet adamları ve onların sanatçıları yapmamışlar da, bir peri değneği dokunmuş, ya da bir tek ressam, tuvali üstüne tek fırça ile figürler oturtmuş gibi, hepsi aynı bir üslûbun uyumu içindedir. 

Önce, Topkapı Sarayı, sayısız gibi görünen kuleler ve kubbeleri ile koca bir taş kitlesinden oyulmuş kocaman ve ayrıntılı bir mücevher parçası halinde uç noktayı süsler. Sonra Haliç boyunca Bayazıd Camii, Yangın Kulesi, Süleymaniye Dağı, Sultan Selim Camii, bir tâcın incileri ve elmasları halinde, yerlerini almış olarak dizilirler. Gece olunca bu anıtların ışıklandırıldığı geceler bu resim daha da anıtlaşır: Az ışıklı şehirde – iyi ki az ışıklıdır- karanlık su ile lacivert sema arasında bu aydınlık yapılar, gökyüzüne bir kudret fırçasıyla boyanmış masal resimleri gibi ışıldarlar. Bunlar orada bir yamacın üst taraflarında yapılmış bir takım yapılar değiller de, havada, boşlukta, uzun, yüksek, akıl almaz platformlar üzerine pasta gibi oturtulmuş içi dışı ışıklı cennet mâbetleri gibi hem koca bir heybetle, ama hem de sıcak iç ısıtan bir sevimlilikle, şehre tepeden bakarlar.

Hele çocuklar için, bu bir dizi resim, Galata’dan, Tepebaşı’ndan, Köprüden hayretle görünen bu iddiasız donanma,  semalara çekilmiş bu ölümsüz resim, karanlıklar içindeki bu aydınlık taşlar, ne kadar olağanüstü ve olağandışıdır! Ve bir kere hafızalarına işlenen bu nakış, gözlerine sinen bu ışık, onlar için ne doğal, yapmacıksız, ana sütü kadar has, bir milli eğitim ve ulusal bir terbiye demektir. Bir yere bağlanmak, doğduğu ya da kendini bildiği, kendini bulduğu bir şehri sevmek, insanın önce kendi çöplüğü,  evi, köşesi bucağı ile içinde kıpırdanmaya başlar ama bu sıra dışı, anıtsal varlıklarla da perçinleşir, ölümsüzleşir ve vatan sevgisi, köklerini, ucu çocukluğa uzanan bu göz alışkanlıklarında ve ruh akrabalarında bulur.

Çelik Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983

Kul Hakkı

El hâsıl: İçtimâî hak ve vazifelerimizi  tamâmen saymak için yüzlerce sahife yazı yazmak lâzımdır. Ancak şu cihete pek  çok dikkat etmek lazımdır: başka insanlara karşı vazifemizi yapmayarak üzerimize onların haklarını geçirmemeliyiz. Çünkü kul hakkı çok zordur. 

Allahu Teâlâ’ya karşı borçlu kalacak olursak onun rahmeti boldur, kuvvetle umarız ki haklarından vazgeçer, bizi affeder, bize merhamet eder. Fakat üzerimizde kul hakkı olursa ondan kurtulmak çok zordur. 

Peygamber efendimiz (S.A.V.) bir gün sahâbe‘rine; “Müflis kimdir?” diye sormuş. 
Onlar da; “elinde, avucunda malı ve parası kalmayandır” diye cevap vermişler. Bunun üzerinde Peygamberimiz buyurdular ki “ bilemediniz, 
asıl müflis şu adama derler ki 
Dünya da iken yapmış olduğu bir çok ibâdetler ve tâatların sevap ve hasenâtı ile kıyâmet gününde Allahın huzûruna gelir. Bu adam dünyâ’da bir çok ibâdetler, hayırlar yapmış. Diğer taraftan da başkalarına zulmetmiş, kimini dövmüş, kimini sövmüş, kiminin canına tecâvüz etmiş,  kiminin malını almış, gönlünü kırmış, şuna buna eliyle ve diliyle eziyet etmiş… 

İşte bu hak sâhiplerinin hepsi o adamın etrafına toplanacaklar, haklarını isteyecekler; ‘bana Dünyâ’da iken şöyle yaptı, hakkımı al yarab’ diye davâcı olacaklardır. Allahu Teâlâ bunun hayrat ve hasenâtından husûle gelen sevapları bunlara taksim edecek, fakat yine borcu kapanmayacak, nihayet onların günahlarını bunun üzerine yükleyerek cehenneme gönderecek. İşte asıl müflis böyle olan adamdır.’ 

Öyle ise biz de gözümüzü dört açalım. Dünyâ’da iken hem Allaha olan vazifemizi hakkıyla yapalım, hem de insanlara karşı borçlu olduğumuz vazifelerimizi yerine getirelim. Hiçbir ferdi hiçbir sûretle incitmeyelim. 

Şurası da muhakkak ki; Müslümanlık ferdî olmaktan ziyâde içtimâî bir dindir. İnsan yalnız kendisini değil, başkalarını da düşünecektir. Bunu düşünemeyenler vazifelerini tam yapmış sayılmazlar.

Ahmed Hamdi Akseki, İslam Dini İtikat, İbâdet ve Ahlâk, 11.baskı, 1960

27 Haziran 2014 Cuma

Aklımdakileri Haşmet Bey Yazmış! “TV’LER, İLAHİYATÇILAR VE İTİKAT SEÇKİNCİLİĞİ”

(Bugünlerde yazmak istediğim konuyu, bu sabah bir baktım ki Sayın Haşmet Babaoğlu köşesinde yazmış. Kendisine teşekkür ediyor, yazısını aynen sizlerle paylaşıyorum. 26 Haziran 2014, Perşembe, Sabah Gazetesi)

"
Tv’ler, ilahiyatçılar ve itikat seçkinciliği!

Ramazan geldi, hoş geldi ya…

Şimdi yine çok sayıda ilahiyatçı, tv  kanallarında boy gösterip, fikir yürütecek, tartışacak, nasihat edecek. İyi! Yine de insanın içini bir şüphe kaplıyor. Hani “ böyle giderse bu halk imanından şüphe etmeye başlayacak” diye fısıldayan bir şüphe… 

O ne biçim laf, diyeceksiniz. Kabul, biraz tuhaf! Sen karışma, diyeceksiniz. Ama televizyon kanallarına çıkan ilahiyatçıların ifrat derecesinde karmaşık tartışmalarına ve daima halka tepeden parmak sallayan uyarılarına maruz kalan sıradan vatandaşlardan biri de benim.

Yani iki çift laf etmek benim de hakkım. Gözlemlediğim iki temel problem var. 

Birincisi bir kısım ilahiyatçı “Sizi gidi cahiller, hayatınız hurafe, hiçbir şey bilmiyorsunuz” kıvamında “yayın” yapıyor. “Esas din” dedikleri bir şey var. Ya da “doğru inanç”. Böyle ayırınca halk hep yanlışta kalıyor. Söylemleri ilk başta, izleyende tatlı bir öğrenme hevesi oluşturuyor. Fakat daha sonra bütün ömrünü kendi halinde bir  mütedeyyin olarak geçirenler de bile örtülü bir eziklik ve yetersizlik duygusu baskın çıkıyor.  Bu nereden baksanız haksızlık! Üstelik hele rasyonelist ekolden gelenler de "biz bu kadar okuduk, akademilerde dirsek çürüttük, boşuna mı?" diyen bir kibir ve dayatma tavrı görüyorum ki, aman aman!

İkinci temel problem; daha çok tasavvufi meşrebe dayananlar da gözlemlediğim bir özellik. Anlamlı bir zemine dayanarak da olsa, “bu durduğum yer yetmez, daha yürünecek çok yolum var! “ mesajıyla başlayan yukarıdan bakma hali.  Sürekli sevgiden söz eden bir nobranlık! Kalp kelimesi dayanakları açıklığa kavuşturulmadan ve o kadar sık sarf ediliyor ki  “yol”a olmasa bile en azından dinlemeye talip insanların kendi hayatlarını baştan aşağıya “kalpsiz” bulmalarına yol açıyor. Bu da haksızlık!

Hele şu malum “çile” konusu! O hocalara sormak isterim. Halkın gündelik hayat çilesinin dinde yeri yok mu, sanıyorsunuz? Derdimiz derinlemesine ilim ve hikmet mi? O  zaman sorun yok! Ancak iyi niyetle bile olsa, bu türden programlarda sürekli halkın itikadının tartışma konusu yapılması yanlış ve “tehlikeli” değil mi?  Geçenlerde Murat Küçükçiftçi’nin “İtikadi Popülizm” başlıklı son derece ilginç konuşmasından alınmış notlara rast geldim. (www.populistkultur.com)


Orada Küçükçiftçi şunları söylüyor ki, yerden göğe kadar haklı: “İnanma, bağlanma, sevip sayma gibi şeyler entelektüel bir çabanın ürünü ya da sonucu değildir. Hidayet Allah’tan dır… Halk, Müslüman olduğu kadar da mümin’dir. İnanır, inanıyor gibi yapmaz.

"

VAKIF - HİBE

(İman ve İslam Atlası)

Son zamanlarda vakıf tabiri hiçbir kontrolü olmayan ticaret şekillerinin, menfaat karası üzerine püskürtülü beyaz hak pudrası… 

Vakıf, doğrudan doğruya İslam’a bağlı ve tamamıyla “ orijinal- aslî” ve batılıları hayran bırakmış bir müessise… Medine hurmalıklarının, geliri muhtaçlara dağıtılmak üzere bir idare eline teslim ve tefrikiyle başlar, büyür, serpilir, genişler ve tarih boyunca, zengin ve hayırsever Müslümanların himmetiyle, vergi almak yerine vergi veren bir devlet çapında âbideleşir.

Vakıf, bir irad kaynağını dince makbul hayır işlerinden birine tahsis etme, bağışlama fiilidir: Ve hem sahibine, hem de idarecilere hiçbir ticaret ve menfaat kokusu kondurmaksızın mülkiyetini işe ve gayeye devretme davranışı… Ya bir gelir kaynağı olacak yahut cami, mektep, kütüphane, hastane gibi, ister sadece binaları ister masraflarıyla birlikte Müslümanlık hizmetine bağlanacak… Bu mana ve mahiyet harici VAKIF OLAMAZ. 

“Evkaf-ı İslami’ye” tabirinin tefrik hududu dışında kalır ve tâbir ulviyetini peçe diye kullanamaz. Hele şundan bundan âidat, iane ve yardım toplayıp veya böyle bir yardıma müminleri cebredip vakıf kurmak diye bir şey düşünülemez. 

İslam ölçülerini telkin kuvvetlerinden faydalanıp isim ve kabuk tarafından kullanan ve sonra onlara apayrı yahut büsbütün aykırı bir hedef gösterenlerin hali,  jimnastikteki eğilme, doğrulma ve yere yatma hareketlerine namaz ismi vermekten daha acıklıdır. 

Bu kadar özenilen “vakıf” ismine gerçek ruh ve şekli verilmiyor da lügat manası üzerinde sömürü tezgahları kurmaya bakılıyor. Vakfın milli korunma gayesiyle gelirini devlete tahsis edici şekli, canını vakfetmeye kadar makbul olsa da ona “vakıf” ismi verilemez. Kendinden geliri olmayan bir hibe “vakıf” mevzuuna sığdırılamaz ve maziden kalma gerçek vakıfların gayelerine aykırı yönlerde kullanılması istismar fiilinden başka bir şey ifade edemez. Sadece ismi ile yanlış, fakat fiiliyle tam yerinde bulduğumuz orduya yardım müessesesini istisna ederek kaydedelim ki, Diyanet Vakfı, Müslümanları zimmi yerine koruyucu bir iman vergisi mahiyetindedir. 

Vakıf meselesini çözümlerken hibeyi” de ifade etmiş olduk. “ Hibe serbesttir. Dileyen dilediğine ne isterse hibe edebilir; ve hibe İslam’ın cömertlik şartından bir koku taşır. “İkram”a varır, şahsî sevgiye dayanır, fakat daima “ vakıf ayrı, o ayrı” olmak mahiyetini muhafaza eder. 

(Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, 2. basım / Kasım 1985)

Orucun Farz Kılınması

Peygamberimiz Medine’ye hicret edince her ay 3 gün oruç tutar ve Müslümanlara da emrederdi. Hatta bu orucun, 1 yıl oruç tutmaya bedel olduğunu söylerlerdi. Medine’ye geldiğinde aşûre günü Yahudilerin oruç tuttuklarını görünce mahiyetini sordu. Onlar da “bu gün hayırlı bir gündür. Allah İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardığı gün bugündür. Mûsa o gün oruç tutmuştur.” Dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz “ Ben, Mûsa’ya sizden daha yakınım ve layığım” dedi. Ve Aşure günü orucunu tuttu. Ashabına da onu tutmalarını emretti.

Ramazan orucu Medine’de Müslümanlara farz kılınınca Peygamberimiz (S.A.V.) “aşure günü orucunu tutmak isteyen tutsun, bırakmak isteyen de bıraksın” dedi.

Rivayete göre, Peygamberimiz (S.A.V.), Müslümanlara Ramazan Orucu kılınmazdan önce Aşure Günü Orucunu, Muharrem ayının 10.günü tutmalarını emretmiş ayrıca “eğer ben gelecek yıl sağ olursam, 9.günü de oruçlu geçireceğim” demişti. Muharrem ayının 9.ve 10. Günlerinde oruç tutup Yahudilere muhâlefet ediniz!” demişti. Ramazan orucu, kıblenin Kâbe tarafına çevrilişinden 1 ay kadar sonra, hicretin 18.ayının başlarında, Şaban ayında farz kılınmıştır.

Oruç; İslamiyet’ten önce gelip geçmiş kavimlerce bilinen bir ibâdet târzıdır. Allahü Teâlâ’nın bu husus da inzâl buyurmuş olduğu âyet-i kerime şöyledir:
“ Ey iman edenler! Sizden önceki ümmet’lere farz kılındığı gibi, size de, nefsinize hâkim olup takvaya eresiniz diye oruç farz kılındı. O, sayılı günlerdir. İçinizden her kim, o günlerde hasta yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca, başka günlere kaza eder. Oruç tutmaya gücü yetmeyenlerin de bir yoksulun doyacağı kadar fidye vermesi gerekir. Kim, hayrına fidyesini artırırsa bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla beraber, oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, o, öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, açık âyetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırd eden Kuran-ı Kerim onda indirilmiştir. İmdi sizden her kim, o aya erişirse, onu, oruçlu geçirsin. Kim de hasta olur yahut bir sefer üzerinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde kazâ etsin. Allah, size kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da, o sayıyı ikmal ve size olan hidâyetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir.
Umulur ki; şükredersiniz. 

Fecrin, siyah ipliğinden beyaz ipliğini seçinceye kadar yiyiniz içiniz. Sonra, ertesi geceye kadar orucu tam tutunuz. Ramazan orucu İslam dininin 5 temelinden birisidir. İbn-i Ömer, Peygamberimiz (S.A.V.) bu husus da şöyle buyurduğunu bildirir: İslam 5 şey üzerine kurulmuştur.

1.      Allahtan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed’in (S.A.V.) Allahın resûlü olduğuna şahadet getirmek,
2.      Namaz kılmak,
3.      Zekât vermek,
4.      Hacc
5.      Ramazan orucunu tutmak.

Ramazan orucu kamerî aya göre tutulur. Bu da bazen 30, bazen 29 gün olur. Her yıl Ramazan hilâli görülünce tutulmaya başlanıp, Şevval hilâlinin görülmesiyle sona erer. Hilalin görülmesi mümkün olmazsa oruçların sayısı 30’a doldurulur. Oruç, tan yeri ağarmağa başladığı zamandan güneş batıncaya kadar olan müddet içinde yemek, içmek gibi şeylerden ibadet niyetiyle nefsi alıkoymaktır. Bir hadis-î kutsîde: “Oruç, benim için tutulan bir ibadettir. Kulum, benim hoşnutluğum için yemesini, içmesini terk eylerse, onun karşılığını da ben veririm.” buyrulmuştur.

Abdurrahim Zapsu, Büyük İslam Tarihi,  3.basım, 1978 İstanbul

(Birinci (İstanbul 1955) ve ikinci (İstanbul 1957) cildleri daha önce basılmış bulunan bu eser, merhum müellifin vasiyeti üzerine hiç neşredilmemiş bulunan üçüncü cildle birlikte tamamı bir arada tekrar basılmıştır.)

Muaşeret Edebi

Necip Fazıl Kısakürek
İnsanların birbirleriyle ülfet ve temaslarında tabi olacakları usuller tablosu olarak İslam da bütün manzume güler yüz, şefkat dolu göz, muhatabına kıymet verme tavrı, rahatsız etmekten çekinme dikkati, nefs murakabesi hali, hüküm kesicilikte ve “dır-tır!”cılıktan uzaklık üslubu, haktan yana heybet ve her türlü arsızlık, hayasızlık, yırtıklık biçimine yabancı duruş, muaşeret edebimizin esaslarını teşkil eder.

  • Bir kapı 3 kere çalınır!                |   Sofrada tiksindirici her hareketten kaçınılır.
  • İkramlar zevkle kabul edilir.        |   Esnenmez, geğirilmez, gerinilmez!
  • Aya ayak üstüne atılmaz.             |   Yemekte ağız şapırdatılmaz.
  • Aç gözlülük hareketi gösterilmez.            |   Tabakta yemek bırakılmaz.
  • Elle veya ekmekle dudak silinmez.          |   Kimsenin ağzına lokma tıkılmaz.
  • “Manasız sözün, lüzumsuz cevabı” verilmez, başkasını yerici ve nefsini öğücü manada tavırlar takınılmaz.
  • Anneye “öf” denilmez. Babaya karşı gelinmez. |  Masum çocuk dövülmez.
  • Hiç kimseye sövülmez. |   Bedduaya dil alıştırılmaz.
  • Hayvanlar incitilmez.      |   Övgüler benimsenmez.
  • Hediye verilir, hediye beklenmez.          |   Yakınlara yük olunmaz
  • “Kamçın yere düşecek olsa da atından in de kendin al!” tenbihince zaruret dışı kimseden yardım dilenilmez.
  • Malâyânilik hazine olsa içine girilmez, “kuvvet ve kudret Allahın, acz ve fakr insanın” manasına bürünülür.


Dini tatbikat işlerinde vazife ve ücret alan kimsenin “bildiğimiz mevlüthan, iskatçı ve hatim indirici esnaf karakterine tam zıt, gözü tok ve karşılıksız vazife şiarına bürünmeli. Hiçbir pazarlık mevzu olmamalı. Mümkün mertebe hasbiliğe yaklaştırılmalı, hiç değilse ızdırabı çekilmeli.

Allah ve resulü, sahabiler ve veliler anılırken kullanılan ihtiram tabirlerinin tekerlemecilik ve klişeciliğe kaçırılmamasına itina göstermeli. Hâsılı en sade ve temiz bir libas içinde, en halis ve tabii edalara bürülü bütün Müslümanlara yardımcı ve fedakâr, cezb ve teshir edici bir ifade, başkalarına, hem nefsimize vermekle mükellef olduğumuz hesabın muaşeret edebini mihenklendirmeli…

Muaşeret edebimizde tatlılık, yumuşaklık, uysallık, tebliğden fazla telkin maddede ve manada esastır.

Kalplere girme yolunu aramak ve bulmak bu da vazife…

(Merhum Necip Fazıl Kısakürek beyefendinin varislerine sevgi ve muhabbetlerimle…)

Çoban Çeşmesi

Derinden derine ırmaklar ağlar | Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
Ey suyun sesinden ağlayan dağlar | Ne söyler şu dağ çoban çeşmesi
Gönlünü şirinin aşkı sarınca | Yol almış hayatın ufuklarınca
O hızlı dağları Ferhat yarınca | Başlamış akmağa çoban çeşmesi

O zaman başından aşkındı derdi | Mermeri oyardı taşı delerdi
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi | Eğdi kaç dudağı çoban çeşmesi
Vefasız Aslıya yol gösteren bu | Kerem’in sazına cevap veren bu
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu | Sızmazdı toprağa çoban çeşmesi

Leyla gelin oldu Mecnun mezarda | Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda
Ateşten kızaran bir gül arardı | Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.
Ne şair yaş döker ne aşık ağlar | Tarihe karıştı eski sevdalar
Beyhude sızlanır beyhude çağlar | Bir sola bir sağa çoban çeşmesi.

Faruk Nafiz Çamlıbel












(Bu güzel 
fotoğraf için 
sanatçı 
Sema Karlıova'ya 
teşekkürlerimle..)

5 Haziran 2014 Perşembe

“Selam; kelamdan öncedir.”


(Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’ın Kırk Hadis Kitabından alınmıştır.)
Bir kimse bir kimseye gelse, içeriye girmezden evvel izin talep ede, ondan sonra girip selam vere…

Bir kimse söz gelimi bir eve ziyarete gidecek olsa içeriye girmeden önce izin istemelidir. Bunu elde ettikten sonra ancak içeriye girmeli ve selam verdikten sonra konuşmaya başlamalıdır.

Peygamberimizin (SAV) bu mükemmel tavsiyesi, İslam terbiyesinin nezahet ve zarafetinin bir örneğidir.

( Kemal Paşazade Mütercimi (Aşık Çelebi) Hadis-i Erbain tercümesi İstanbul 1316)

Çocukken duyulan ve ömür boyu insanın aklında kalanlardan…


Hazreti Ahmed,
ceddin Muhammed (S.A.V) çekerler zahmet efendim aşk meydanında!

Hazreti Bekir;
dilinde zikir, her zaman şükür efendim aşk meydanında!

Hazreti Ömer;
belinde kemer, hu deyip de döner efendim aşk meydanında!

Hazreti Osman;
cem etti kuran-ı kerim, okunur her an efendim aşk meydanında!

Hazreti Ali;
şüphesiz veli, Allah'ın aslanı efendim cenk meydanında!

(Anonim)


Aile büyüklerimden şöyle duymuştum.
" Bizler amellerimize değil
rabbimin affı mağfiretine güveniyoruz.

Rabbimiz affedicidir; gafurur rahim.”

“Kim günahkâr, kim günahsız biz bilemeyiz.
Cenab-ı Hakkın lütfû keremiyle inşallah hepimiz af ediliriz” Amin…

Senin Hayatında 3 Yoldaşın Vardır!

·         Dostların
·         Malın mülkün ve
·         Gerçekleştirdiğin iyilikler.

Bunlardan sadece biri vefalıdır. Mal-mülk seninle beraber gelmez. Dostların gelir ama mezarının başına kadar. Yaptığın işler vefalıdır. Onlar;  mezarının içinde de sana refakat eder.

25 Mayıs 2014 Pazar

Miraç Gecesi ve Süt!

Miraç sırasında Peygamber Efendimizin (SAV) süt içtiği söylenir.

Çocukluğumda; rahmetli teyzem den görmüştüm. Miraç kandili gecelerinde; komşulara, akrabalara süt dağıtır, gelenlere de ikram ederdi, bu gecenin hürmetine...


Miraç kandilinizi tebrik eder,
hayırlara vesile olmasını dilerim.

Selametle...

Ayşe Zahide Üçışık Arabacıoğlu

Miraç Mucizesi


Birinci Kaynak Tefsir:

Mevakib Tefsirinde Mî’raç hadisesi şöyle anlatılır:
Her ayıptan münezzeh Allhu Azimüşşan Abdi Muhammed aleyhüsselatü vesselamı bir gecenin az bir vaktinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürdü  ki, onun tarafındaki bilad ve emakine, din ve dünya bereketlerini verdi.  Ta ki, Muhammed (SAV) gecenin az vaktinde bazı ayetlerimizi gösterelim. Allahu Teala Muhammed Aleyhisselamın ahvalini işitici ve ef’alini görücüdür.

Bu ayet-i kerimeye göre Kabe-i Muazzamadan, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kutsi şerife kadar Cenab-ı Hak, Resül’ünü bir gece seyahat ettirmiştir. Bunun için Mekke’den Kudüs’e kadar olan bu seyahat ayetle sabit bulunduğuna göre bunu inkar etmek, Kuran-ı Kerimi inkar mahiyetinde bulunduğundan, münkirlerin İslam dininde kalmasına imkan yoktur.

İkinci Kaynak Hadis:

Kurân-ı Kerim’den sonra en mukaddes kitap kabul edilen “Buhar-i Şerif”in  Bed-ül Halk “Müslim-i Şerif”in de İman bahislerinde geçen hadisleri ki, son zamanda Mısır’da intişar eden”Kitab-ı Tâc’ül-Camilil’ Usul” ün üçüncü cildinin 273 – 275 sahifelerinden iktibas ederek, hülâsaten tercümesini takdim ediyorum.

Malik bin Sa’saa (RA) anlatıyor: Resul-i Ekrem buyurdu ki; bir gece ben harem-i şerifte idim. Ne yatmış ne de uyanıktım. İki zat geldi. Ellerinde altından yapılmış hikmet ve iman dolu bir leğen vardı. Göğsümü yardılar. Zem zem ile yıkadılar, içine hikmet ve iman doldurdular. Cibril-i Emin geldi, beni katırdan küçük, merkepten büyük “Bürak” isminde bir hayvana bindirdi. Cibril ile beraber bütün semaları gezdim. Birinci semada sahnda bir cemaat, solunda bir cemaat bulunan bir ihtiyar gördüm. Sağına bakınca seviniyor, soluna bakınca ağlıyordu. Cibril-i Emin dedi ki; bu Adem Aleyhisselamdır. Sağındakiler cenneti hak etmiş, solundakiler cehennemi hak etmiş evlatlarının ruhlarıdır. Kendisine hürmet ettim, selamlaştık. İkinci semada Hazret-i İsa ile Hazret-i Yahya’yı buldum, selamlaştık.  Üçüncü semada Hazret-i Yusuf’u buldum, selamlaştık. Dördüncü Semada Hazret-i İdris’i buldum, selamlaştık. Beşinci semada Hazret-i Musa’yı gördüm selamlaştıktan sonra ağlamaya başladı: Ve diyordu ki; Yarabbi benden sonra geldiği halde bu zatın ümmetinden cennete gireceklerin sayısı benim ümmetimden daha fazla. Yedinci semada Hazreti-i İbrahim’i gördüm. Beyt’ül Mamûr’a karşı duruyordu, selamlaştım. Cibril-i Emin dedi ki; burası Beyt’ül Mamûr’dur. Günde yetmiş bin melek tavaf eder. Ondan sonra Sidret’ül Münteha’ya ve daha ileriye götürürdüm. O zaman bana günde elli vakit namaz farz kılındı. Musa Aleyhisselama geldim. Bana dedi ki: “İnsanlar buna dayanamaz, dua et ki, azalsn.” Dua ettim kırka indi. Dua ede ede 5 vakte kadar inince, Allah tarafından bir nida geldi. Bu beş vakit namaza elli vakit namazın sevabını verdim.”

Hülasasını verdiğim bu hadis-i şerifle diğer hadislerde Mi’racın tafsilatı yazılıdr. Bu gecenin en büyük hususiyeti İslam dininin temel ibadeti bulunan 5 vakit namazın farz olmasıdır.

Merhum Cevdet Paşa Mi’raç hadisesini aynen şöyle anlatıyor:
-          Cümlesi ol vechile ahd-ü biat ettikten sonra, dönüp Medine’ye geldiler ve din-i islamı neşir ile meşgul oldular. O zamanda Mî’racı Muhammedî vukû buldu. Şöyle ki Cebrail Aleyhisselam bir gece geldi. Resul-i Ekrem’i alıp Kabe’den Mescid-i Aksa’ya götürdü. Ve ondan yukarı çıkardı. Bilcümle semavatı seyir ettirdi, Bâdehu, ol habibi bu alemi şuhuddan harice çıkarıldı. Cnab-ı Hakkın bizzat kelamını işitti. Ve   cemâl ve kemâlini müşahede etti ve o gece haneyi saadetine geldi. İşte beş vakit namaz işbu Mirac gecesi farz kılındı. Gerçi ondan daha evvel namaz kılınıyordu. Lakin beş vakit mürettep olarak namaz kılınmak o gece emir olundu. Ferdası gün, Miracını ümmetine söyledi. İptida Ebu Bekir-i Sıddık, badehu sair eshab-ı ikram tasdik ve tebrik ettiler.

Müşrikler inkar edip Mescid-i Aksa’nın nişalerini sordular. Resul-i Ekrem aynî ile haber verdi. Onlar yine inkârlarında ısrar edip durdular.
Bu esnada din-i İslam Arabistan’ın her tarafında yayılmakta ve alelhusus Medine’de pek sür’atle intişar etmekte idi.
(Merhum Abdurrahim Zapsu’nun Büyük İslam Tarihi adlı eserinin 3. Basımı, sayfa:735-736’dan alınmıştır. Teşekürlerimizle…)

22 Mayıs 2014 Perşembe

Doğan ve Uçmanın Sırrı!

Eski zamanda, kralın birine Arabistan’da iki doğan hediye edilir. Kral; bu değerli kuşları eğitmesi için doğancıbaşına teslim eder. Aylar ayları kovalar, bir gün doğancıbaşı kralın huzuruna çıkar ve bir tanesinin mükemmel bir şekilde uçtuğunu, diğerin ise tünediği daldan kımıldamadığını söyler. Bunun üzerine kral ülkenin her yerinden şifacılar getirtip doğanı iyileştirmelerini emreder. Ama nafile! 

Sonunda dağlık bölgelerden bir köylüyü bulup getirirler. Belki de hayatını tabiatla iç içe geçiren bir köylü yaraya merhem olabilir diye düşünür. Haklı da çıkar! Çünkü tünediği daldan kıpırdamayan doğan artık göklerde uçmaktadır. Köylüye bu mucizenin sebebini sorar “nasıl yaptın da doğan uçmaya başladı?” 
– Çok basit yüce kralım, sadece  kuşun tünediği dalı kestim…

Kıssada hisse: Her insanın içinde büyük bir potansiyel vardır. Hepimiz hayallerimize doğru uçabiliriz ama bunun yerine dallarımıza tüneyip, bize tanıdık gelenlere tutunuyoruz. 

Önümüzde sınırsız imkanlar mevcut fakat onları keşfetmeye çabalamıyoruz bile. Öyleyse var mısınız, tutunduğunuz korku dallarını kırıp, kendimizi uçmanın mutluluğuna ve özgürlüğüne bırakalım.


(11 Kasım 2012 tarihli Sabah Gazetesi, Nazlı Ilıcak köşesinden alıntı bu yazının yazarı Ayşe Komili’ye teşekkürler)

Sevdiğinizden Harcayın!

Bazı insanlar var ki; haklarında ayet-i kelime inmiştir. Ve bu ayetler namazlarda okunur, belleğimize dokunur. Yüceldikçe yücedir.  

Allahın katında büyük makamlara erenlere Medine’de bir ayet iner. Bu ayet Allah için harcamaya davet eder. Allahın Resulü (SAV) bu ayeti oku. Ayet sahabede derin iz oluşturur. Ayette şöyle buyuruluyordu: Sevdiğiniz şeylerden “Allah yolunda” harcamadıkça, iyiliğe ulaşamazsınız.”

Bu ayeti duyanlardan biri de Ebu Tâlha idi. Ebu Tâlha oldukça zengin bir sahabeydi. Hele bir su kuyusu vardı ki pahasına değer biçilmezdi. Bu kuyu peygamberimizin mescidinin kıble tarafında bulunur, efendimiz o kuyuya gelir ve oradan su içerdi. Bu kuyuya HA kuyusu denilirdi. İnen bu ayeti duyan Ebu Tâlha Hazretleri koşup şöyle sordu: “Ey Allah'ın Peygamberi, yüce rabbimiz sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz buyuruyor. Benim de en sevdiğim şey şu sizin iyi bildiğiniz HA kuyusudur. Ben onu Allah için harcasam iyiliğe ulaşır mıyım?”

Efendimiz “evet” buyurdu. Bunu duyan Ebu Tâlha: “Ben o kuyuyu Allah için bağışlıyorum. İstediğiniz gibi kullanma talimatı verebilirsiniz.” Efendimiz bu cömertlikten hayli memnun kaldı ve şöyle buyurdu. “Oh oh maşallah, bu ne güzel bir alışveriş, ne de karlı! Onu akrabaların arasında güzelce paylaş…

(Anonim)

Vefa sevgidir!

Vefa; şartsız, hesapsız, sonu olmayan bir sevginin ta kendisidir. 

Bu Dünya’da vefa arama! Çünkü vefası; vefasızdır, demiş Şems-i Tebrizi. Vefa mühim bir mesele bizim için. Her eylemin çıkarlar endeksli olduğu şu liberal kapitalist kültürün Alzhemir geçirdiği bir konu! Şehir hayatının bastırmasıyla egoizm zırhı giyen insanlar bu ölümcül yarışta hızlı yaşamak zorunda olduklarına inandırıldıklarından, bırakıp söz ve duygularına vefayı, sevdiklerini, dostlarını bile hatırlamaz çabuk unutur ya da telefon mesajlarıyla geçiştirir. Çünkü ben ve benim çevremden daha mühim bir şey yok! Varsa yoksa “Ben’im bu alemde!” diğerlerine, bana faydalı oldukları nispette değer verebilirim.

Kafayı ben-merkezcilikle yakmış bir gezegende yaşıyoruz. Bencillik, kendine tapınma, “ben farklıyım, her şeyin iyisine layığım” iteklemesiyle bozulduk. Düşenlerin üstüne basarak koşuyoruz! Nereye? Daha mükemmele! Mükemmel ne? Maddi zenginlik benden güzelliği yüksek hayatlar, eşya bolluğu ve yönetme hırsı.

Kibir büyük günah kitabımızda oysa. Tekebbür’den geliyor. Büyüklenme! Kendini Allah’a ortak koşma, şeytanın kıyafeti. El Mütekebbir,  sonsuz büyüklük ve azamet sahibi ise Allah’ın adlarından biri. Öyle bir esma ki, mahluka ait sıfatlardan münezzeh demek. Uyarı büyük yerden anlayacağınız...

Benim cahil benim çırak kalbime, tedavisi var mı diye sorarsanız, evet var! Sadece Allah’ın karşısında eğilmek, alnı yere koymak, olabilir mesela. Allah’tan başka hiçbir şeyin dış ve bedenleri karşısında eğilmemek için o net ahdi imzalamak ile başlanabilir.


(Sabah Gazetesi küpürlerlerinden kestiğim bu yazının altında yazarının adını göremesem de kendisine bu güzel tabirleri için teşekkür ederim.)

Çiçek dolu bir bahçeden İstanbul’a bakmak!

İstanbul Müftülüğünün bahçesinde, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü, Botanik Enstitüsüne bağlı.  Bugün Türkiye’de türleri tükenip gitmiş olan çok sayıda bitkiyi  bulmak mümkün. Bir zaman Kadıköy’ün dağlarını bayırlarını süsleyen Khalkedon’un son 14 örneği bu bahçede yer alıyor.

Türkiye’de bulunan endebik bitkilerin büyük bir bölümü de bu bahçede kendilerine bir sığınak bulmuş. Bahçede binlerce tohumdan oluşan bir arşiv var. 

Ayrıca Dünya’nın her yanından gelen nadide bitkiler var.

Borneo’dan Fil Kulağı, Brezilya’dan ananas, Guatelama’dan kuğu çiçeği, Himalaya Dağlarından kokulu Hindistan sediri, Malezya’dan demir ağacı, Japonya’dan kafur, Angola’dan kahve ağacı, Kuzey Amerika’dan lale, böceklerle beslenen çiçekler, zehirli bitkiler enstitünün binlerce tohumdan oluşan dev arşivinden sadece bazıları. Sistematik bölüm, taş bahçe, tıbbi bitkiler bölümü, Türkiye Bitkileri Deney Parselleri ve Arberatum. 127 familyadan 400 ağaç ve çalı ile yaklaşık 3500 otsu bitki parsellere yerleşmiş.  Seralarda, bahçede sabit ve saksıya alınmış 2500 bitki Hamburg Üniversitesi Botanik bahçesinden bağışlanan tropik ve subtropik bitkilerde buna eklenince hazinenin toplamı; 5000 bitkiyi buluyor. Bahçede ayrıca 23 havuz var.

Eski bir Süleymaniye'li olarak bilgilendim. İnşallah torunlarımla birlikte gideceğim.
(Sabah Gazetesinden aldığım bu yazı için Gazeteci Ersin Kalkan Beyefendiye teşekkür ederim.)

10 Nisan 2014 Perşembe

Selam alıp vermek...

Sizlerde bilirsiniz  ki; selam vermek, selam almak "yaradanın selamı üzerine olsun" demektir. 

Bundan daha ulvi bir şey olabilir mi? 

Teşekkürler selam verip 
selam alanlara... 
Bilirsiniz ki teşekkür şükürden gelir, selam olsun selam verip selam alanlara.


Selam olsun bize selamı öğreten ecdadımıza. Selam olsun Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Anadolu’da şehit olanlara, gazilerimize binlerce selamlar.

Selam olsun üç kıtaya hakim olan ecdadımıza. 

Selam olsun 
bize bu toprakları 
bırakanlara, 
teşekkürler…

2 Nisan 2014 Çarşamba

Türk Mendil Kültürü

Bu yazıyı  Sanat Dünyamız (Yapı Kredi Yayınları, 9 Ocak 1977) Dergisinde yayınlayan Sayın Nurhayat Berker’e teşekkürlerimle…

Türk el sanatında mendil; ilk işleme örneğidir. Türkler genellikle bir süsleme aracı olarak kullandıkları mendili; renk, motif gerekse teknik yönden en güzel bir yöntemle süslemişlerdir.

Ve mendilin tanımladığımız anlamda yani burun ve ter silmek için kullanılmasına ilk olarak Türklerde görülen bu kullanım şekli mendilin; tarihi akışı içerisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilmelidir. Bu hükmün aydınlatıcı ve bizi bilinçli olarak bu sonuca ulaştırıcı kaydına Kaşgarlı Mahmud’un (Hicri 464) yazdığı Divanı Lugat-it Türk adlı eserde rastlıyoruz. Eserde insanın burnunu temizlemesi için cebinde taşıdığı ipekli kumaş veya herhangi bir bez parçası karşılığı olarak, ulatu kelimesi mendilden başka bir şey değildir.
14. yüzyıldan itibaren doğuda yaygın bir hal alan mendil, 15. Yüzyılda İran, Moğol ve Osmanlı minyatürlerinde sık sık görülmeye ve yazma eserlerde değişik isimlerle belgelenmeye başlamıştır. 16.yüzyılda Venedik yolu ile Osmanlı Türklerinden bir ihtiyaç ve süs malzemesi olarak doğudan batıya geçmiştir.
Bu yüzyıla ait olan medillerde kullanılan esas madde; çok ince keten olup, el tezgahında dokunmuştur. Genel olarak 55x55 cm ve 65x65 cm ölçülerindedir. Ketenin tabii rengi esas alınmakla beraber, 16. Yüzyılda “lacivert, tarçini, yağ yeşili ve siyah zeminli” mendillere rastlanmıştır. 

Gerek işlemede kullanılan ipeklerin boyanmasında gerekse mendillerin bordürlerinde görülen yazmaların boyanmasında Osmanlı Türkleri son derece ileri gitmişlerdir. Çeşitli bitki, yaprak ve köklerle istedikleri renkleri elde etmişlerdir. Yine mendilin işlenmesinde kullanılan ipek ve keten iplikler; zemin vazifesini gören bezin çeşidine göre, ince veya kalın, birkaç kat bükülmüş veya tek kat olarak hazırlanmıştır.

16. ve 17. Yüzyıl işlemelerini gösterişli hale sokan altın ve gümüş sim devrin en belirgin örneğidir. Mendillere uygulanan nakışlarda da bazı özellikler vardır. Mendilin her iki yüzünün de kullanılmaya elverişli olması için bu tarz işlemelerde hesap işi denilen bir nakış denenmiştir. Gevşek kumaşların atkı ve çözgüleri sayılarak genellikle motif çizilmeden doğrudan doğruya bez üzerine işlenen nakışa hesap işi adı verilir. Hesap işi adı altında toplanan ve mendillere uygulanan nakış çeşitleri:
- Düz hesap,  - Pesend,  - Muşabbak

Yarın yerel seçim var!

(29.03.2014 tarihinde kaleme alınmıştır.)

Yarın yerel seçim var! Memleketimize, milletimize hayırlı olsun. 
A parti, B Parti adayları ve mensupları: hepimiz kardeşiz. Hangi   parti kazanırsa, memleketimize hayırlı olsun. 

Gençlerimize iyi örmek olalım; onları kavgaya teşvik etmeyelim. Gençlerimizi bu uğurda kaybetmeyelim, bu uğurda analar babalar yanıyor, gerisi YALAN.

Milli iradeye saygılı olalım. Türk Milleti; büyük millettir, unutmayalım. Cenab-ı Hak devletimize zeval vermesin. Sabırlı olalım. Bu büyük millet geçmişte neler yaşamış, göçler, birinci Dünya Savaşı, Çanakkale, Sakarya, Balkan savaşları.. daha niceleri. Çok gencimiz bu topraklar uğruna şehit ve gazi olmuş. Aileleri sabırla beklemiş, hiç isyan etmemiş. 

Bu memleket; bizim!
Hangi dinden, hangi mezhepten olursak olalım bu topraklar; bizim!
Hepimiz bu vatanın evladıyız. Kol  kırılır, yen içinde kalır. 
 
Birlik ve beraberlik içinde birbirimize saygılı olalım.

Aile Ne Demektir? Bunun Ehemmiyeti…

(Merhum Ahmet Hamdi Akseki’nin ‘İSLÂM DÎNİ İtikat, İbâdet ve Ahlâk’ adlı eserinin 1960 tarihli Onbirinci Baskısında* yer alan, bu çok sevdiğim yazısından bazı paragrafları sizlere aktarmak istedim...)
Şahsi vazifelerden önce aile vazifeleri gelir. Aile her ferdin mensubu olduğu ufak bir cemiyettir. Bunun azalarını; karı- koca, ana-baba, çocuklar, hısım ve akrabalar teşkil etmektedir.
Ne kadar mütemeddin cemiyetler varsa ilk şekilleri ailelerdir. Ailelerin bir araya gelmesinden cemiyet doğar. Ailenin ehemmiyeti çok büyüktür. İnsan memleketine, milletine karşı borçlu olduğu vazife hislerini en ziyade burada öğrenir. Bütün sevgilerin, her türlü faziletlerin kaynağı ailedir. İnsan büyüklere hürmet ve itaati, küçüklere şefkat ve merhameti, bütün insanlara karşı faydalı olmayı hülâsa hem yaradana hem de O’nun yarattıklarına karşı vazifelerini hep ana kucağında baba ocağında öğrenir. Esas orasıdır, orada verilen terbiyenin tesiri çok büyüktür. 

Bunun içindir ki; azaları karşılıkla vazifelerini yapan, muntazam bir aileden husule gelen bir cemiyette, o nispette sağlam olur.
Aile vazifelerini şu surette hülasa edebilirsiniz.

  1. Karı Kocanın Birbirine Karşı Vazifeleri
  2. Ana ile Babanın Çocuklarına Karşı Vazifeleri
  3. Çocukların Ana ve Babalarına Karşı Vazifeleri
  4. Kardeşlerin Birbirine Karşı Vazifeleri
  5. Hısım ve Akraba Arasındaki Vazifeler
  6. Evimizde Hizmet Edenlere Karşı Vazifelerimiz

Evlenme; meşru bir vazifedir.

1: Karı Kocanın Birbirine Karşı Vazifeleri
Kadının da erkeğinde ayrı ayrı vazifeleri vardır. Karı- koca arasında her şeyden evvel karşılıklı ve samimi sevgi olmalıdır. Her birisinin diğerini ölünceye kadar hayat yoldaşı ve sır arkadaşı bilmesi lazımdır. Evlenmiş olan bir erkek; evinden başka bir şey düşünmemeli, kurmak istediği yuvayı sağlamlaştırmak için daima çalışmalıdır.
Evine yan bakarak aileye vereceği kuvvet ve servetin muhabbet ve müveddetin bir kısmını harice götürmek ve bu suretle rabıtasını gevşetmek çok çirkin bir harekettir. Aynı zamanda kadınlara karşı daima nezaketle ve yumuşaklıkla muamelede bulunmalıdır.
PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) müminlerin imanca en kamil olanları ahlakı güzel ve ailesine nezaketle muamele edenlerdir.

2: Ana ile Babanın Çocuklarına Karşı Vazifeleri
Ana babanın vazifesi yalnızca Dünya’ya çocuk getirmek değildir. Çocuklarının mensup olduğu cemiyete, hatta bütün beşeriyete faydalı bir uzuv olmasına çalışmaları da lazımdır.  İnsaniyete karşı muzur hastalıklı biri olmalarına yine anne baba sebep olabilir. Çünkü çocuklar içtimai, sıhhi,  ahlaki,  maddi, manevi bir çok hastalıkları da ana ve babadan alırlar. Onların hayırlı veya hayırsız bir insan olabilmeleri her şeyden ziyade aldıkları terbiyeye bağlıdır.
Ayrıca çocuk doğduktan itibaren 6-7 yaşına kadar devam eden ilk devirde ana ile babanın ilk ve en mühim vazifesi koruma kaidelerine göre sıhhatini temin etmektir. Onun her surette inkişafına çalışmaktır.

Çocukları severken; birini diğerinden üstün tutmamak lazımdır. Çocuklara beddua etmekten son derece kaçınmak lazımdır. Hülasa çocuğun iyi veya kötü olmasından ana baba;  hem cemiyet nazarında  hem de Allah yanında mesuldur.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) “çocuklarınıza iyi bakınız, onları güzel terbiye ediniz” buyurmuşlardır. Çocukları yaşayacakları istikbale göre hazırlamak, onların tahsil ve terbiyelerine  son derece dikkat etmek ana baba için borçtur. Çocuklarımızın en hayırlı hayatı yaşayabilmeleri için ne gibi bir hizmet bekliyorsa, onu anlamalı ve ona göre hazırlamalıdır. Her devrin kendine göre bir ihtiyacı olduğunu unutmamalıdır.

3:  Çocukların Ana ve Babalarına Karşı Vazifeleri
Çocukların ana ve babalarına karşı vazifeleri Kur’ân-ı Kerim ile Peygamberimizin hadislerinde beyan olunmuştur. Onları da şu suretle hülâsa edeceğiz:
1.       Anasına babasına ihsân etmek, (sözü, işi varsa malı ile iyilikte bulunmak)
2.       Ana ile babaya (üf) bile dememek; onlara karşı gerek dili gerek tavır ve hareketi ile en ufak bir hürmetsizliği, bıkkınlığı andıracak hiçbir şeyde bulunmamak,
3.       Anaya ve babaya sert söylememek, gönüllerini kıracak bir lisan kullanmamak, öyle bir harekette bulunmamak,
4.       Yüzlerine sert ve öfkeli bakmamak, onlara karşı ekşi ve asık suratlı olmayıp dâimâ güleryüzlü ve yumuşak sözlü olmak..

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) hadislerinden;
“Allahın rızası ana ve babayı, kendinden memnun ve razı etmekle kazanılır. Anaya babaya itaat Allah’a itaattir. Onlara karşı gelmek Allah’a karşı gelmektir. Cennet anaların ayakları altındadır. Anasına babasına herhangi bir suretle hüzün ve keder veren büyük günah kazanır.
Şunlar en büyük günahlardır;
-Allaha şirk koşmak
-Anaya babaya karşı gelmek
-İnsan öldürmek
-Yalan yere yemin etmek

4: Kardeşlerin Birbirine Karşı Vazifeleri
Kardeşler yekdiğerinin cüzleridir. Hiçbir sebep kardeşleri birbirinden uzaklaştırmamalıdır. Para, servet ve miras gibi herhangi bir maddi şey ile kardeşlik bağını gevşetmememiz, ahlâkî kaidelere uygun değildir.

5: Hısım ve Akraba Arasındaki Vazifeler
Hısım ve akrabalarımıza karşı âile hisleriyle mütehassis olmak, derecelerine göre şefkat ve saygı göstermek, yardıma muhtâc olanlara yardım etmek, onları asla unutmamak, vakit vakit ziyaretlerine gitmek, uzakta bulunanların hediye ve mektuplarla hatırlarını sormak ve böylelikle aile  bağlarını sağlamlaştırmak ahlâkî bir vazifedir.
Dînimiz böyle emretmiştir.

6: Evimizde Hizmet Edenlere Karşı Vazifelerimiz
Yardımcılarımız, aile efrâdından olmamakla beraber, fazilet ve insanlık dini olan dinimiz onları da hakir bir vaziyete düşürmemiş, onlara da tıpkı âile gibi muâmele yapılmasını emreylemiştir. Yardımcılarına kendi yediğinden yedirmek, kendi giydiğinden giydirmek, onlara tahammüllerinden fazla hizmet yüklememek, işlerinde yardım etmek, onları tahrik edip kalplerini kırmamak, edep ve terbiyelerine son derece dikkat etmek  lazımdır. İslamın şiârı budur.
 
* Bu eser, Diyanet İşleri Reisliğince:
1950 yılında 10.000
1953 yılında 10.000
1954 yılında 10.000
1957 yılında 10.000
1958 yılında 10.000
1959 yılında 20.000
1960 yılında 25.000 nüsha olmak üzere sekiz defada
            105.000 adet bastırılmıştır. 
 

Üsküdar'a Dair...

Evet, Üsküdar… 

Benim için özel bir yeri olan o güzel semt! 

Rahmetli pederim Üsküdar’ı çok severdi. İlk talebeliği Üsküdar’da geçmiş. Daha sonra Osmanlı’nın en büyük Üniversitesi olan Darül-Fünun dan mezun olmuş, ayrıca Cumhuriyet ile birlikte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini de bitirmişti.

Bu günlerde Üsküdar’dan geçişte ayrı bir düzensizlik görüyorum. Üsküdar Meydanında ki tarihi hamam zannediyorum cennet mekan Mihrimah Sultan Külliyesine dahil, “evet ecdat yadigarı eski hamam market, evet market! hem de uzun zamandan beri.. Bu da yetmiyormuş gibi tarihi hamamın güzelim taş duvarlarındaki çirkin, kaba, zevksiz, tarihimize saygısızca acımasız hoyrat kırmızı yeşil bir tabela! Bu binayı şanına yakışır bir kültür merkezi yapsanız olmaz mı? Veya aslına uygun turistik hamam! Yine rant temin edersiniz, zaten bizim derdimiz rant! Hey hayt nerede Vakıflar Genel Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi, Üsküdar Belediyesi?
Yalnız bu mevkide olanların içinde İstanbul sevgisini İstanbul’u bilme, ecdada saygılı yöneticiler olmalı… 

Üsküdar meydanındaki tarihi çeşme, o güzel tabii aslını korumuyor. Çeşme yükseğe kaldırılmış, derinde idi. Bunu ecdat hesaplamış yapmış. Derinde yapıldığında Biraz araştırır iseler bunun aslını öğrenirler. İstanbul’da hiçbir çeşme yüksekte yapılmamıştır. Bunu da araştırın. Maksadı suyu alırken etrafa yayılıp sıçramaması için bu derinlikte yapılırmış.
İstanbul’a İstanbul’un Üsküdar’ına yakışmayan o çirkin tabela ön cepheden alıp yan cepheye koymuşlar idi. Şimdi tekrar o eski kötü yerine konmuş.

Camisi ile çeşmesi ile hamamı ile mektebi ile Üsküdar meydanı zarafet timsali idi. Şimdi ise otobüs durakları bir facia, çok çirkin... Sigara izmaritleri lebalep, her tarafta! Bir de beyaz masa binası çok çirkin...


O temiz Üsküdar meydanını zevkli görmek istiyoruz. Benzinciden önceki o güzelim meydan, ecdat yadigarı; pislik ve bakımsızlık içinde! Yazık! Temizleyip turistlere gösterseniz, gaye kazançsa, kazançta temin edebilirsiniz! Benim gibi eski İstanbul’luların da içi sızlamaz. Aslımızı unutmayalım. Eskiye, geçmişe saygılı olalım.

NE BÂK’İM VAR...

( Muhterem Abdurrahim Zapsu’nun varislerinin affına sığınarak...)

NE BÂK’İM VAR (‘’)

Sığındım Fahr-i alem lütfûne kimden ne hakim var,
Bütün alem ola düşman, o nura inhimakim var.

O’dur eshab-ı hilkat, kâinatı halkeden ALLAH,
Beni elbette hıfzeyler, penâhımdır Resûlüllah.

Beni kimdir o ali mesnedimden eylesin iğva?
İki alem onundur, hiç nesiri var mıdır, asla…

Hüda sevdi, yarattı zatına ol mazhar-ı Levlak,
Onundur, Ber, bahr, asuman, ay, gün bütün, eflak.

Bu varlıklar içinde zerreyim, bir katreden doğdum,
Muvakkat bir zaman, varlık içinde kendimi buldum.

Fakat aslım Adem’dir,müddetim bir gün biter bitmez,
Rücuum pek muhakkak, aslını hiç bilmeyen bilmez.


Evet ben kaniim her şey hüdadan, kainat alet…
Hüdanın verdiği şey, aynı nimet, cahile gaflet.

Bu dar-ı imtihanda ya ilahi,  isterim senden
Beni şer aleti etme, fenalık çıkmasın benden.

Muhammed (A.S.) aşkını benden ayırma, yak, kavur, kül et,
Bu aşka varsaq mani, kahredip adlinle mes’ul et.

İlahi aşıkım,  ancak, o maşukum habibindir,
Bu aşkı men edenler, dinine düşman rakibindir.

Kalem aciz, fikir aciz, bu aşkı inleyen aciz,
Bütün zerrat-ı alem, Fahr-ı alem derkine haciz.

O bir nar-ı hakikattir, güneş timsalidir parlak,
Görür  mü göz, güneş? Nuru alır, var ise şüphem bak.

Güneş vardır onu inkar eden ahmak ve cahildir,
Fakat, “gördüm, nedir bildim…” diyen yalancı gafildir.

Muhammed (A.S.) kainatın sırrıdır,şems-i fazilettir,
Muhammed (A.S.) nur-ı  hak’dandır, O nur ayn-i  hakikattir.

Muhammed (A.S.) olmasaydı çarh-ı devran aşka gelmezdi,
Muhammed (A.S.) olmasaydı, yer, gök, eflak olmazdı.

Muhammed (A.S.) olmasaydı Adem’ü Havva buluşmazdı,
Muhammed (A.S.) olmasaydı Hazret-i  Musa konuşmazdı.

Muhammed (A.S.) olmasaydı, Nuh’undan hem Halil nardan
Bulur mu idi Necati Hazret-i İsa, o ağyardan?

Muhammed (A.S.) olmasaydı Hazret-i  Sıddik olmazdı,
Adalet yıldızı, O   Hazret-i Faruk doğmazdı.

Muhammed (A.S.) olmasaydı, hilm-i Osman bahri coşmazdı,
Ali’nin ilmi olmaz , İbn-i Abbas hiç konuşmazdı.

İmam-ı azam olmazdı Ne Malik, Şafii asla…
Ne Ahmed Hambel’in ilmi, ne Kanun-i Ebu Sina.

İmam-ı Eş’ariler, Matüridiler, Gazaliler,
Ne Farabi doğar,asla ne Hafızlar, Fuzililer.

Ne Firdevsi yazar şiiri ne Camiler, Nizamiler,
Ne Mevlana gelir aşka, ne Sa’diler ve Nabiler.

Ne Eflatun, ne Fisagur, ne Calinus gelmezdi,
Edison ile Markoni keşiften keşfe ermezdi.

Muhammed (A.S.) olmasaydı, bülbülün avazı olmazdı,
Muhammed (A.S.) olmasa pervanenin pervazı olmazdı.

Bahar olmaz, çiçek olmaz, kış olmaz, yaz olmazdı,
Nevayi nay olmazdı, sedayi saz olmazdı.

Gülü görmüş onun hüsnünden aşık bülbülü şeyda,
Onun hüsnü yayılmış kainata, her güzel leyla.

Onun aşkiyle devreyler güneş, seyyareler mecnun.
Haberdar olmayan ruhlar hayattan bihaber mahzun.

Ona bel bağlayalılar hiç kederle hüznü bilmezler,
Ne dünyada ne ukbada yanılmazlar, yorulmazlar.

Ona bir itimat ettin mi?... her şey emre amade,
Ne servetler, ne mensaplar, metin olsun gönül sade.

Teselli ondadır, ancak saadet mihri aşkınde,
Ne hakim var, ne bakim var, onun divanı şevkinde.

Sarıl iman ile ol mevhar-i mevcude ey RAHMİ,
Sana kafi gelir, dünyada, ukbade O’dur hami.
Abdurrahim Rahmi ZAPSU

(Büyük İslam Tarihi, sayfa 395)