Bu Blogda Ara

25 Ekim 2015 Pazar

İstanbul’un Balıkları

İstanbul korularının makbul kuşu nasıl bülbül ise İstanbul’un balığı da lüferdir. (Bi zamanlar!)

Hatta İstanbul’lular lüfer muhabbeti ile bilinir. Lüfer merakı ile tanınırlar.

Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana olarak isimlendirilen aynı familya balıkları, sonbaharda İstanbul boğazından geçiş yapar. Boğaziçinin göçmen özelliğinde olan bütün balıkları, ilkbaharda Karadeniz’e geçip, balıkçı tabiriyle “yaylaya” çıkarlar, sonbaharda ise beslenmiş ve yağlanmış olarak Boğaz’dan aşağıya Marmara’ya inerler.

Bu dönem balıkçılık açısından en hareketli ve balık mutfağı bakımından en bereketli dönemdir. Çingene Palamudu, torik olana kadar yakalanı, torik olunca tuzlu balık “lakerda” yapılır. Uskumru, kalkan, tekir, barbunya, sardalya, gümüş, levrek, kılıç, kefal, kırlangıç, karagöz, zargana, ispari, izmarit, mezgit İstanbul’un en çok bilinen balıklarıdır.

Ne yazık ki gün geçtikçe azalmakta ve artık istavrit, mezgit, hamsi ve denizanası dışında çok fazla deniz mahsulüne rastlanmamaktadır.

İstanbullu balıkçılar bir köpek balığı cinsi olan camgözden pek fazla hoşlanmazlar ama balıkları kaçırıp, balıkçılara imkân tanımadığı halde yunus balığı ise her zaman “uğurlu” sayarlar.

Şehirde kıyıdan olta balıkçılığı her zaman ve her dönemde yapıla gelmiştir. Ve Galata Köprüsünde, Boğaziçinin akıntı burunlarında yani Çengelköyünde, Arnavutköyünde, Kandilli de balık tutan İstanbul’lular, İstanbul fotoğrafının daimi bir pozu olmuştur.

Haluk Dursun, Şehir ve Kültür İstanbul,  Profil Yayıncılık, Ekim 2011

8 Mart 2015 Pazar

Yok öyle bir İstanbul!

On yıl öncesine kadar…

Ne zaman 
Emirgan Çınaraltında 
çayımı yudumlasam, 

" yok derdim içimden, 
en iyisi karşıya geçip 
çaya 
Kanlıca’da devam etmek..."

Benim için İstanbul’da yaşamak 
böyle 
tatlı bir 
salıncak keyfiydi 
sanki....
Bebek’te keyifle laflarken “haydi arkadaşlar, Samatya’ya!” deyip şevkle yerimizden fırladığımız bir şehirden söz ediyorum. Kadıköy’den geceyarısı kalkıp sabahı Fatih’te karşıladığımız bir şehirden…

Çoktandır, bu salıncakta sallanmıyorum. Hadi ben ağırlaştım. Fakat gençlere bakıyorum onlarda da yok bu canlılık. Çünkü şehir kompartımanlara ayrıldı. Her semt kendi sakinlerini içeriye kapattı, İstanbul dışarıda kaldı. 

***Şimdi içinizden birine neden İstanbul’da yaşamaktan yakınıp duruyorsun”? diye sorsam, hiç duraksamadan bir bir sayıp dökmeye başlar. 
Hepsi de elle tutulur şeyler, apaçık biçimde can sıkan şikayetlerdir. Ama “İstanbul’u neden seviyorsun?” dediğimde uzun uzun düşünülür. 

Yutkunulur. 

Kelimeler birbirini izlemekte zırlanır. Sadece bu halimiz bile çok şey anlatır. Sonraya klişe  cümleler gelir ya teorik güzellemeler. 

Çoğu zaman da nostaljiye sığınılır. Yirmili yaşlardaki gençlerin bile çok sağlam bir İstanbul nostaljisi var. Yani bu şehir, artık herkes için kaybolmaya yüz tutmuş fakat şiddetle özlenen uzak bir yurt!


“Hayır, doğru değil bütün bunlar!” deyip kendimizi kandırmayı sürdürelim mi? 

*** Bir de şu soru var… dolu dolu ve içimizden gelerek “İstanbul dediğimiz yer sahiden neresidir?

Ataşehir mesela, Beylikdüzü falan… buralar İstanbul olabilir mi? Buralardan hayata “İstanbul Hayatı” diyebilir miyiz? O semtleri sakinlerinin hayat tarzıyla birlikte yerinden söküp çıkarsak ve Kuala Lumpur’a, Londra’ya Sao Pauloya götürüp yerleştirirsek, yabancı kalırlar mı? Fakat İstanbul’a yabancılar! Yani diyeceğim… bu şehri bir bütün olarak sevmeye kalkmak palavradır. Yok öyle bir şehir! Varlığını iddia etmek, “hakiki İstanbul’a ihanettir.”


Haşmet Babaoğlu, 14 Şubat 2015, Sabah Gazetesi

İstanbul Türkçesi





Gecesi 
sümbül kokan 

Türkçesi 

bülbül kokan 

İstanbul.



(Necip Fazıl Kısakürek)


Bugün neredeyse konuşanı kalmamış olan İstanbul Türkçesinin kendisine has bir musikisi, telâffuzu, özel vurguları, değimleri ve atasözleri vardı. Abdullah Suphi ile Halid Ziya bir gün Paris Metrosunda karşılaşır, nicedir özledikleri anadilleriyle koyu bir sohbete dalarlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelir, maruz görülmesini rica ettikten sonra, öteden beri dillerin musikisi ile ilgilendiğini ve yol boyunca hangi dille konuştuklarını çok merak ettiğini söyler. Türkçe olduğunu öğrenince “şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis” olduğunu belirterek şöyle devam eder: “eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor; zira lisanınızın bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder.”

Divan şairleri çok çeşitli ve zengin kaynaklardan beslenen bu Türkçe’yi asırlar içinde kazandığı bütün nüansları ve incelikleri ile kullanmayı iyi bilir, sesine büyük bir ustalıkla hükmederlerdi. Eski şiir, devlet çapında yaygın olmakla beraber, esas itibariyle İstanbul’un sesi ve şiiriydi:

Ölsün mü neylesün olan aşufte hüsnüne
Kurbanın olduğum seni sevmek hatâ mıdır?
(Nahifi)

O gül endam bir şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.
(Enderunlu Vâsıf)

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
(Mahir)

Gel söyleşelim cümle geçen demleri cânâ.
(Sâmî)
….
Ağlatmayacaktın, yola bakdırmayacaktın
Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma
(Esrar Dede)

Diyen şairler, İstanbul’da derinliğine yaşanmış aşkları İstanbul Türkçesinin en süzülmüş şekliyle dile getirmişlerdir. Bakî, Nâbî, Nedim, Şeyh Gâlip, Enderunlu Vâsıf, İzzet Molla gibi şarilerin şiirlerini bezeyen bağlar, bahçeler, serviler, çınarlar, lâleler, güller, nergisler, sümbüller İstanbul’un şehir estetiğini, iklimini ve tabiatını yansıtır. 

Eski şiire aşina olanlar, mesela:

Sen bî-haber hayalin ile gûşelerde biz
Tâ subh olunca hergice ayş-ü dem eyleriz
(Nedim)

Kadem kadem gece teşrifi Nailî o mehin
Cihan cihan elem-i intizâre değmez mi?
(Nailî)

Nâbî hayâl-i şi’r dahi şeb bulur nizâm
Her bezm-i râz çün bulur üslûb şeb-be-şeb.
(Nâbî)

Gibi söyleşilerinde İstanbul’un büyülü gecelerini hissederler. Yine de İstanbul’u anlayabilmek için:

Ko kafes nâlisini name-i pey-der-peye gel
Râygân dinleyelim bülbülü İstinye’ye gel.
(Şeyhülislam Yahya)

Göksu bir nâhoş hava şimdi
Çubuklu pek zihâm
Sevdiğim tenhâca çektiysek mi sa’dâbâd’e dek.
(Nedim)

Gice Kandilli’de gök kandil olup ol meh-rû
Mâh-tâb eyleyerek eyledi azm-i Göksu.
(Esrar Dede)
Beşir Ayvazoğlu, Şehir ve Kültür İstanbul, Ahmet Emre Bilgili, Ekim 2011, Profil Yayıncılık

4 Mart 2015 Çarşamba

"ÇOBAN" ADIYLA BAŞLAYAN KIYMETLİ BİTKİLER

ÇOBAN PÜSKÜLÜ

Çoban Püskülügiller familyasından bir bitki türü. Yurdumuzun bazı bölgelerinde bu bitkiye, yapraklarının parlak renginden dolayı Işılgan ve dikenli Pirel adları da verilir.

Çoban Püskülü genel olarak bir ağaçcık ise de bazı bölgelerde gelişerek 10  m ye kadar yükselebilen bir ağaç halini alabilir. Genç sürgünleri parlak yeşil yaprakları yaz-kıiş yeşil, sarmal dizilişli kısa saplı, derimsi kenarları dalgalı ve dikenli dişlidir. 

Çiçekleri küçük, kirli ak bazen kırmızımsı renkte demet halindedir. Kırmızı meyveleri 4 çekirdeklidir. Genel olarak orta Avrupa Balkanlar Türkiye Kafkasya,  Kuzey İran ve Akdeniz ülkelerinde,  orman ve çalılıklarda yetişir. Yurdumuzda ise bütün Karadeniz kıyı ormanları ile  Güneyde Amanos dağları ve ormanlarında yetişir. Bu cinsin bir türü Güney Amerika’da 18 ile 30 enlem daireleri arasında, özellikle Paraguay ve Güney Brezilya’da yetişir. Yapraklarında kafein bulunduğundan, bunlardan bu bölgede “ Paraguay Çayı” yapılır.




ÇOBAN TARAĞI

Tarakotugiller familyasından bir bitki cinsi. Yurdumuzda yetişen bazı türlerinin dikenli kapitulunlarını, örücüler yün kumaşları kabartmak için kullandıklarından bu bitkiye fesçitarağı adı da verilmektedir.

Bu bitki cinsinin yurdumuzda doğal olarak, dere ve hendek kenarlarında, orman açıklarında yetişen türleri vardır. Hemen hepsinin genel yayılma alanı Avrupa ve Ön Asya’dır.



ÇOBAN DEĞNEĞİ

Karabuğdaygiller familyasından bir bitki türü. Kültür bitkileri ile birlikte çok yayılmış, tropik Amerika, Güneyafrika, Madagaskar ve Hindistan’dan başka Dünya’nın hemen her yerinde yetişen kozmopolit bir karakter almıştır. 

Tarla ve yol kenarlarında yetişir. Yıllık, sürüngen, oldukça sık dalla sapsız yaprakları, sövü ya da mızrak biçiminde ve tam kenarlıdır. Çiçekleri küçük ve yeşilimsi ak renktedir. 

Çoban değneği çok eskiden beri tanınan tıbbi bir bitkidir. Akciğer veremine, böbrek hastalıkları ile romatizmaya, mide ve bağırsak kanamalarına karşı kullanılmıştır.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:12, sayfa: 80, 1964

Taflan, Susam


TAFLAN; GÜLGİLLER FAMİLYASINA GİREN linn türüne bağlı yaprağını dökmeyen bir ağaçcıktır. 

Boyu 3 metre ve daha fazla olabilir. Ana yurdu Güneydoğu Avrupa’dan Hazar denizinin güney kıyılarına kadar uzanan şerit içindedir.

Karadeniz kıyı ormanlarında bol miktarda eskiden beri Avrupa, Anadolu ve komşu ülkelerde süs bitkisi olarak kullanılmaktadır. 

Çoğunlukla bahçe ve parklarda, yeşil çit olarak yetiştirilir.

Budamaya dayanıklıdır. Yavaş gelişmekle beraber uzun ömürlüdür. Saksı içinde yetiştirilerek evlerde süs bitkisi olarak da kullanılmaktadır. Dalları narin yapılı olup bazı çeşitleri dikene bazı çeşitleri top biçiminde gelişir. Etli, derimsi, üzerleri parlak yaprakları diri ve koyu yeşil renkli,  kısa saplı uzunca oval mızrak biçiminde, kısa uç kısmına doğru daralan şekilde ve kenarları çok hafif ince testere dişlidir. Çiçekleri küçük ve beyazdır.

SUSAM

İki Çenekliler sınıfının susamgiller familyasından, sıcak bölgelerde yetişen, bir yıllık yağ veren otsu bir bitkidir. 

Dünya’da en çok Hindistan’da, Mısır, Çin, Sudan, Meksika ve Türkiye’de yetişir.

Doğu ülkelerinden Afrika’ya oradan İspanya’ya, İspanya’dan da Avrupa’ya yayılmıştır. 

Türkiye’de daha çok Güney ve Güneybatı bölgelerinde “en çok Antalya, Muğla, Adana, İçel, Aydın, İzmir, Çanakkale ve Manisa” yetişir.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:30, sayfa:2-3, 1981

Zerdeçal, zerdeçav, zerdeçöp, zerdeçop veya zedeçup


Zencefilgiller: familyasına bağlı curcuma cinsine giren çok yıllık, kök saplı bitkilere ve bunların şişkin kök saplarından çıkarılan çeşni verici veya boya olarak kullanılan maddeye verilen ad.

Çoğunun ana yurdu güney doğu Asyadır. Yabani florada yetişenlerin kısa ve kalın bir gövdeleri vardır. Kültüre alınanlarda bu gövde kısmı olmayıp yaprakları taşıyan saplar doğrudan kök saplardan çıkar ve 3 metreye kadar dikine boylanır. 

Yaprakları 60-75 cm uzunluğa 30 cm genişliğe varan büyüklükte olup diplerinde kukuletayı andıran ve çoğunlukla değişik renklerde olan bürgülerden nadiren çiçek çıkarıcı. 

Çiçekler bir sap etrafında, salkıma benzer biçimde, fakat kiremit gibi üst üste dizilmiş olarak bulunur ve gösterişlidir. 40 kadar değişik türü bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi curcuma olup kurutulmuş kök saplarından hint safranı adı verilen çeşni verici ve boya olarak kullanılan bir madde çıkarılır. Bu sarı madde aynı zamanda laboratuvarlarda bir endikatör olarak da kullanılır.


Türk Ansiklopedisi, 33.cilt, sayfa 484, 1984

İstanbul’un Su Yolları, Kemerler, Bendler ve Maksemler

Sultan 2. Mehmed’in şehrin fethinin hemen arkasından su tesislerini  ihyâ ettiği ve burada 40 çeşme denilen çeşmelerden su akıttığı yolunda bir kayda rastlanmamakta ise de 40 çeşme denilen tesislerin daha sonraları yapıldığı bilindiğine göre, bu tenâkuz halligereken bir mesele olarak kalmaktadır. Osmanlı devrindeki su teşkilâtı başlıca 3 büyük şebeke halinde gelişmiştir.

Bunlardan en eskisi Halkalı, 2. Kırkçeşme, 3. İse, Beyoğlu tarafının suyunu t’emin eden Bahçeköy veya Taksim su şebekesidir. Halkalı suyu şehrin Garb ve Şimâl’i  Garbîsinde Avas köyü, Şıfıtburgaz, Davutpaşa ve Çicoz Çiftliği havâlisindeki sâhalarda toplanan menbâğ sularından meydana gelmiştir. Esâsı belkş Mehmed2. Nin devrine kadar inen bu t’esis müteakip devirlerde devamlı olarak genişletilmiş ve bu tevsî ameliyesi onsekizinci asır içlerine kadar devam etmiştir. Halkalı suyunun zamanla teşekkül eden müteaddid kolları Fâtih,  Turunçlu, Bayeziıd, Ebussu’ûd, Atik Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa, Süleymaniye, Cerrahpaşa, Sultan Ahmed, 1.Saray, Kasım Ağa, Köprülü Mehmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Beylik “Mahmud 1.”, Nuruosmaniye, Laleli “Mustafa 3.”, Kışlalar, Mihrimah adları ile ayırd edilmektedir.

İstanbul’un büyük külliyelerinin suları bu tesislerden t’min edildiğinden buna “Cevâmi-i Şerîfe Suları”da denilmektedir. Halkalı suları muhtelif kaynaklardan toplanmış ve itinalı inşâ edilen Kârgir su yolları vasıtası ile içine dağılarak, icap ettiğinde su terazileri vasıtası ile yüksek noktalara basınçla çıkmaları sağlanmıştır. Halkalı suyunun Süleymaniye ve Saray kolu denilen bir kolu şehrin en eski su te’sisi intibaını vermektedir.

Yirmi santimetre kutrunda künkler ile başlangıcından itibâren şehre doğru uzanarak yolunda bâzı ilâve suları “katma” almakta ve ma’zul kemer “halk arasında mazlum kemeri) nden geçmektedir. Bu kemer 104 m. Kadar uzunluğunda, beşi tek katlı diğerleri çift katlı onbir gözden ibâret, ortada 4,65 m kalınlığında ve 13,85 m yüksekliğinde, muntazam kesme taş bloklarından inşâ edilmiş, geç devirlerde kısmen tuğla tamirler ile takviye olunmuştur.

İslam Ansiklopedisi,5-2.Cilt, sayfa 1214, Milli Eğitim Basımevi, 1968

Türk Kadınına Şiir


Kahraman vermektir, görevin yurda,
Ninnine tarihin sesi karışsın

Bağlısın sen ezelden ana yurda;
Ninnine tarihin sesi karışsın

Mukaddes varlıksın, çünkü annesin;
Tarihe sor, sana, neslini desin;

Söyle Türk Kadını, söyle nerdesin?
Gel artık atın yarışsın.


Kaplan Kural

7 Ocak 2015 Çarşamba

İstanbul’da Artık “Kar” Dahi Tutmuyor?

20. katta: kar, 
10. katta: yağmur var!

İstanbul’da kar yağıyor. Hava çok soğuk fakat benim bulunduğum Anadolu yakası Kadıköy’de Feneryolu Göztepe ve Erenköy de kar tutmuyor. Lapa lapa kar yağmasına rağmen daha önceki senelerde kar yağdığı zaman mutlaka tutar, çocuklar karda oynarlardı. Çok değil bir kaç sene evvele kadar.

Bugün torunlarıma cevap vermekte zorlanıyorum. Torunum Sude çocuk kafası ile “kar geliyor ama aşağı inerken yağmur oluyor” diyor ve üzülüyor, niçin kar yere değmiyor diye...

Benim görüşüme göre “50 katlı binalar yapılırsa tabii ki kar tutmaz, yazık! Yazık!"  

Büyük binalar kendileri ile birlikte sokağı, hatta gökyüzünün bir bölümünü dahi ısıtıyor ya da havayı hapsediyor. 3 katlı bina yıkılıyor yerine en az 8,  arsasına göre de 16 katlı yapılıyor. 

Bunların sızısını kim hisseder, sorumluluğunu kim taşır? Belediyeler? Kim çocuklara cevap verecek? Biraz insaf! Her şey para değil! Dengeleri bozmayalım. Heyhat! ne yazık ki bozduk, hem de çok bozduk... 

Mimarlarımız, Mühendislerimiz, Kentsel Dönüşümcülerimiz; gelecekte çocuklarımızın eline kar değsin istemez misiniz?

Ayşe Zahide Arabacıoğlu, İstanbul, Ocak 2014

Çocuğunuzun Televizyondan olumsuz Etkilenmemesi İçin Neler Yapmalısınız?

  • Çocuğunuzun televizyon izleme davranışını günde bir iki saatle sınırlandırın. 
  • Televizyonda neyi seyrettiğinden haberdar olmak için kontrol edin. 
  • Televizyonda gördüğü anlayamadığı şeyleri açıklayın.
  • Televizyon önünde yalnız kalmasını önleyin. 
  • Televizyonu bir ödül ya da ceza olarak görmesin. 
  • Televizyonun bir çocuk bakıcısı olmadığını anlamasını sağlayın.


  • Televizyon izleyerek bütün boş zamanını doldurmasına izin vermeyin.
  • Televizyonda sadece reklam ve video kliplerle uyarılmasına izin vermeyin. 
  • Televizyon eşliğinde yemek yeme alışkanlığını kazandırmayın. 
  • Televizyonda izlediği belirlenmiş programın bitiminde televizyonu kapatın. 

Bütün bunları yaparken siz ailelerin birer model görevi gördüklerini ve kendi alışkanlıklarınızı da çocuklarınızın gelişimi doğrultusunda değiştirmeniz ve düzenlemeniz gerektiğini göz ardı etmemelisiniz.

Çocuk ve Aile Dergisi, 2004

20 Aralık 2014 Cumartesi

Çanakkale Şehidinin son Mektubu

Mektubu yazan: İhtiyat Zabit “Yedek Subay” Namzedi Edhem, İstanbul Hukuk Fakültesi Son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıd Numune Mektebinde öğretmendi. 1912
1.  Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşında bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir.  Şehid Muallim Edhem, Niğdenin “and-ulus” “Hacı Abdullah” köyünde 29.02.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915 te şehit  olmuştur. Birliği 3.Kolordu, 57.Alay, 2.Tabur, 6.Bölük
2.  Şehit Edhem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler.  Mektupta bahsi geçen kardeşi Halil 22 yaşında olup, Çanakkale’nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında öğrenci, Kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, süt kardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3.  Mektupta bahsi geçen Divrin; annesinin doğduğu Niğde’nin bir köyüdür.
4.  Mektupta adı geçen kardeşi Halil 1894 te ağabeysi ile birlikte Çanakkale savaşına katılmış,  Kirde köyü ilerisinde Ziğindere’de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet teşkilatında çalışmış komiser olarak emekli olmuş, 1948’de vefat etmiştir.


 Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin ovası gibi güzel, yeşillik bir ağacın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sâyesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş rûhumu bir kat daha takviye etti. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden  mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedâ ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaprakları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla bana tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekâlâ, dedim.
Aldım baktım, sütlü çay…
-Mustafa, bu sütü nereden Aldın? Dedim.
- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
- Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
- İşte onun çobanından on paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum; ben vâlidemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Dedim.

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Valide kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin âheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat Valideceğim,, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.  Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudât onu, o mukaddes sesi dinliyordu.Ezan bitti, O dereden ben de abdest aldım, cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün Dünya’nın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

-     -  Ey Türklerin Ulu Allahı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hâlkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

“Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle,  ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün mahfeyle!” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünya’nın en güzel yerleri burası imiş! Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir’e mektup yazdım.
Valideceğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu Dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yanlız zaman ister.

Valideceğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
Oğlun Hasan Edhem, 4 Nisan 1331 ( 17 Nisan 1915)"
(Türk Petrol Vakfı Armağanı, İstanbul 1986)

AŞI

HİKAYECİK
Yazan: Ruşen oğlu Naci Aydın, 25 Mayıs 1951

Çocukluğum sıralarında sık sık önünden geçtiğim geniş, verimli bir meyve bahçesi ve bahçenin, konuşmasından büyük haz duyduğum emektar bir bakıcısı vardı.

Bahçeye her uğrayışımda bu emektar bakıcı bana geçmişin masallarını anlatır, bazen bahçenin o dolgun, leziz, kokulu meyvelerinden tattırır beni memnun bir halde uğurlardı.

Zaruretler icabı uzun bir ayrılıktan sonra o yere döndüğüm gün ilk uğradığım o meyve bahçesi oldu. Fakat gördüğüme bahçe o bahçe, bildiğim bakıcı o bakıcı değil gibiydiler.

Meyve ağaçları yarı kurumuş, bazıları yerlerinden sökülmüş, bakıcının beli bükük, eli alnında kederli bir halde buldum. Elini öperek bu değişikliğin neden ileri geldiğini sordum. 

Yaşlı adam;
-        - Ağaçlarımın cinsi değişti. Eski ağaçlarımı nerede bulup ta sana o eski meyvelerden tattırayım, dedi.

Ben merakla sordum.
-        - Acaba bu hal nasıl oldu? Anlatsana bana!
-        - Anlatayım oğul. Günün birinde ağam, bilmem; neye kanarak, şu gördüğün ağaçların her birini yabancı diyardan gelme çeşit çeşit meyve aşıları yaptırdı. Bu aşılardan ne çıkacağını günlerce merakla ve sabırsızlıkla bekledik. Ağaçlar tomurcuklandı, çiçekler açtı. Ve nihayet meyveler olgunlaştı. Evet olgunlaştı, ama nerede o canım eski tat, hangi meyveyi ısırsam bir acılık duyar, içinde de kurtlar görürdüm. Yeni çıkan bütün dallar çarpuk çurpuk cılız ve hastalıklı… Yıllardır çaresizlik içinde uğraşıp duruyoruz.

İhtiyarın gözlerinde yaşlar belirerek mırıldandı:

-        - Bakıyorum ağaç elma ağacı ama… Elma o elma değil.

E b a b i l l e r




Baharın habercilerinden ebabiller, tiz çığlıkları ile baharda gökyüzünü kaplarlar. Başımızı kaldırıp bakmamız yeterli! Yaz akşamlarında kalabalık sûrûler halinde çığlık çığlığa uçarak böcek yarışına girerler.

Ebabil Arapçada “bölük, sürü, sürüler” manasına gelir. Ebabiller uzun sivri kanatları ve çatal kuyrukları ile kırlangıçlara benzerler. 

Bu durumda ebabili kırlangıçtan nasıl ayırt edeceğiz? Öncelikle ebabil, kırlangıçtan daha büyüktür. Boğaz bölgesi dışında bütün vücutları siyah tonlardadır. Kırlangıçların aksine kanatları daha uzun, daha dar, daha sivridir. Kuyrukları daha kısadır. Uçarken kanatlarını gergin tutarlar ve daha hızlı uçarlar.

Ebabil Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında bulunur. Türkiye’ye ise bir yaz göçmenidir. Nisan ayında üremek için ülkemize gelirler ve Ağustos ayında yavrularını uçurduktan birkaç gün sonra kışı geçirmek için Afrika’ya geri dönerler.

Türkiye’de yaygın olarak Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan ebabilleri; bir ağacın dalında tünerken elektrik direğinde otururken ve yerde gezerken göremezsiniz. Çünkü çengel ayakları tünemek için uygun değildir. Ebabillerin ayakları çok kısadır, hatta türü ismini Latince ayaksız anlamına gelen APUS kelimesinden alır.

Gülden Atkan, 
Kuş araştırmaları Derneği Eğitim Birimi, Kök Yayıncılık, 
Çoluk Çocuk Aylık Ana-Baba Dergisi, Mayıs 2007, Sayı:70

(*)

Ebabil kuşları uyku ihtiyaçlarını gidermek için kesinlikle yeryüzüne inmemektedirler. Gökyüzünde, uyku ihtiyacını gideren bu kuşlar bu özellikleri ile gerçekten hayret edici bir kuş türü olma özelliği taşımaktadır. Bunu dışında yeme – içme ve çiftleşme durumlarını da gökyüzünde gerçekleştirmektedirler.

9 Kasım 2014 Pazar

Torunlarım için “dokunacakları topraklar, sarılacakları ağaçlar” istiyorum!

Bu fotoğraf; blogtaki tüm fotoların da olduğu gibi,
"temsili" fotoğraftır. Blogta kişisel hiç bir
fotoğraf kullanılmamaktadır. 
Üç yaşındaki küçük torunum Sûde ile toprakla uğraştık bugün... 

Sûde elmasını yedikten sonra, elmanın çekirdeklerini çıkarıp, bir kalem yardımıyla toprağı kazdı, çekirdekleri ekti. Toprağı kapayıp suladı, bu yaptığı işe pek ama pek çok sevindi.

Bunun devamını getireceğimizi, yarın da diğer meyve çekirdeklerini bahçeye ekeceğimizi söyledim. Bu sayede ben de toprakla uğraşıyorum, Sûde de toprağı keşfetmiş oluyor. Öğrete biliyorsam toprağı ve sevdire biliyorsam, ne saadet benim için!

Biz millet olarak toprağı bahçeyi unuttuk, unutturulduk. 

Çocuklarımız betonlar içinde büyüyor. Rant uğruna yetişmiş ağaçları kestik, toprağa betonlar diktik. 50 katlı siteler yaptık. Bunlarla öğündük. Gazetelere çarşaf çarşaf satış ilanları verdik. 

Nedir bu zevksizlik, çirkinlik. Hiç mi gelecek nesilleri düşünmüyoruz. Her şey rant mı? Nerede bunlara ruhsat veren Belediyeler, Mimarlar, Üniversiteler?
Köylere bile apartman yaptık. 
Bitirdik toprağı, yazık, yazık! Yağmur az, kar yok neredeyse!
Hey hat geçti geçti artık! 
O ağaçları diken ecdadın kemikleri sızlıyordur. Onları rahmetle yad ediyorum. 

Bu ağaçları sökenleri, bu yüksek binaları yapanları, yaptıranları gelecek nesil ne ile anacak?

Ağaç dikenlere rahmet dilerken, ağaç sökenlere ne diyeyim bilemedim. Şu anda oturduğum bahçede otopark uğruna bir çok ağacın kökleri zedelenmiş. Bunlar asırlık eski ağaçlardı. Bu binayı yapan mimar bilmiyor muydu? Yeter biraz saygılı olalım! 

Çocuklarımıza dokunacakları topraklar ve sarılacakları ağaçlar bırakalım…

(Zahide Üçışık Arabacıoğlu, 17.4.2014-Perşembe)

4 Kasım 2014 Salı

Yaşlı Bakımında Dikkat Edilmesi Gerekenler


Evde Yalnız Bırakılmamalı!

·         Yaşlılıkta hafızanın zayıflaması, unutkanlığın artmasına sebep olabilir. Bunun için yaşlıları daha öncesine göre daha fazla yazarak, not alarak yaşamaya alıştırmak gerekebilir.

·         Psikolojik temelli ihtiyaçlar olan sevgi, saygı, kabul görme, güven, sosyalleşme gibi ihtiyaçları da göz ardı edilmemelidir.


Yaşlılıkta psikolojik ihtiyaçların karşılanması son derece önem kazanır.

Evde yaşlı bakımında özen gösterilmesi gereken en önemli hususlardan biri de evde yalnız bırakılmamasıdır. Hastalıkların oluşması ve ilerlemesi bununla bağlantılı olabilir. 

Yalnız kalan yaşlı kendini dinlemeye başlar, hastalık hastalığı gibi durumlar ortaya çıkabilir. 

Mümkünse arkadaş ortamları oluşturulmalı,  çevre ile bağlantısı devam ettirilmelidir.
Didem Seymen, 19 Ekim 2014 Sabah Gazetesi.

25 Ekim 2014 Cumartesi

DAHA ŞANSLISINIZ!

Eğer bu sabah sağlıklı kalktıysanız;
Savaşın tehlikesini şahsen yaşamadıysanız,
Hapis olmanın çaresizliğini hissetmediyseniz
Veya
Açlığın semeresini çekmediyseniz
ELLİ MİLYON İNSANDAN, DAHA ŞANSLISINIZ.

Buzdolabınızda yiyecek, sırtınızda giyecek,
Başınız üstünde çatınız var ise
Dünya'da ki insanların %75'İNDEN DAHA ŞANSLISINIZ.

Bankada paranız, cüzdanınızda paranız varsa
Dünya'da ki %8 zengin insanların arasındasınız.

Bu yazıyı okuyabiliyorsanız;
Okuma bilmeyen
2 TRİLYON İNSANDAN, DAHA ŞANSLISINIZ.

Bu kadar ŞANSLI olduğumuza göre daha anlayışlı ve paylaşıma açık olabiliriz. 

Ve  çocuklarımızı bu vasıflarla yetiştirebiliriz.

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul….

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahrete perdelik….
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır’at
Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kır’at….
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?
Hayatta canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet….
O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul
İstanbul….

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni Dünya’dan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar….
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ut gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir ”Katibim”i…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak…
İstanbul,
İstanbul….

Bu fotoğraflar için Fotoğraf Sanatçısı
Sayın Sema Karlıova'ya teşekkürlerimle
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adâda rüzgâr! Uçan eteklerden sorumlu…
Her şafak hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar…
Gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan
İstanbul, İstanbul….



Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 1958

Elbirliği İle Kurulan Düşkünler Evi

Darülaceze


Yüz on sekiz yıllık Darülaceze! Padişah Sultan Abdülhamit Han (cennet mekân) tarafından yaptırılmıştır. 

Abdülhamit Han dil, din, ırk gözetmeksizin dilencilere, sokakta yatan evsizleri ıslah ederek bir araya toplayıp sanat sahibi yapmak, bilhassa yaşlı kimsesizlerin kalabileceği ömürlerini huzur içinde geçirmek maksadıyla şehirde bir Darülaceze “Düşkünler Evi” kurulmasını emreder. 



Ancak müessesenin inşaatı için para temin etmek gerekmektedir.

15 Ekim 1890’da toplanan Meclisi Mahsus-i Vükelâ bu işi yapmak üzere emin kişilerden bir heyet kurulmasına karar verir.


İnşaat masraflarını karşılamak için yoksullar hariç, bütün şehir ve kasabalarda yaşayanlardan ikişer kuruş alınması düşünülür.






Sefir eşleri yardım toplamak üzere Beyoğlu’nda bir dernek kurmaya karar verir. 



Sultan Abdülhamit Han da özel eşyalarını, müzayedeye çıkarttırarak 7.000 altın lira gelir sağlar, 10.000 lira da bağış yapar.






Böylelikle temin edilen inşaat parasıyla 6 Ekim 1892 tarihinde 21 koyun kesilerek Darülacezenin temeli atılır.


1895’te resmen açılır.

Tam 118 yıldır şefkate açılan bu müessesede 3 dine ait ibadethanelerin bulunması da Darülacezenin önemli ayrıcalıklarındandır.