Bu Blogda Ara

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Ağırlığınca Altına Yazılan Kitap

KİTAB ÜL HAŞAYİŞ 
(Materia Medica)

Batı, bugünkü gelişen tıbbı, eczacılığı Müslümanlara borçludur. İslâmiyet olmasaydı batının bugünkü tekâmülü de olmazdı. 
(İbrahim Hakkı Konyalı)

Tarih gelişimi içinde, Küçük Asya- Anadolu, insan medeniyetinin beşiği olmuştur. Müslümanlar bu medeniyetin faydalı bilgilerini alarak geliştirmişler ve Endülüs- İspanya yoluyla batıya vermişlerdir. Batının bilim ve teknik yönünden ilerlemesinde de Müslüman Türklerin payı vardır.

Müslümanların alıp batıya verdikleri ilimlerin başında tıp, eczacılık “Saydale” gelir. Müslümanlar klasik kaynakların “köylü Kilikya” dedikleri topraklardan şimdi Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı “Anavarza” köyünde miladın 64. Yıllarında doğan Dioskoridis’in tıbba ve eczacılığa dair büyük kitabını Yunanca’dan, Arapça’ya çevirmemiş olsalardı, batının bugünkü tıbbı ve eczacılığı da olamazdı.
3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)


Dioskoridis miladın 1. Yüzyılının 2. Yarısının başlarında doğmuş olmasına rağmen hristiyan olmamış, putperest kalmış bir Anadolu’lu dur. Anavarza büyük medeniyet merkezi eski bir şehir idi. Arap kaynaklarına (Aynzerba) şeklinde geçmiş küçük bir değişiklikle önce (Anazarba) daha sonra da “Anavarza” olmuştur.

Yakut-i Hamevî, Mücem-ül Büldan’ın da bu kelimeyi (Aynzerba) şeklinde almıştır. İnceleyeceğimiz kitapta da böyle geçer. Yakut-i Hamevî; bu adın Arapça “koyun yatağı” ve “koyun ağılı” anlamında Arapça “zereb” ile yine Arapça “pınar” anlamına  “ayn” kelimesinden yapılmış olmasını tahmin ederek, burasının sınır beldelerinden “Masisa- Misis” civarında bir şehir olduğunu, burasının 180 h. 796 M. Yılında Harun-ur Reşid’in fethettiği, kalesini yeniden yaptırdığını, Horasan’dan Türkler getirerek yerleştirdiğini ve bunlara mukataalar verdiğini yazar.

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
Dioskoridis’in sonradan “Kitab-ül Haşayiş, Tercüme-i Haşayiş” şekillerinde adlandırılan bu kitabı olmasaydı, bugünkü tıpta, eczacılıkta olmayacaktı.

Tıbbın babası sayılan Calinos da Anadolu’ludur. Dioskoridi’ten 67 yıl kadar sonra 131 M. Yılında Bergama’da doğmuş ve 200. Yılında orada ölmüştür. Dioskoridis’in kitabı hakkında şunları söyler:

“Çeşitli milletlerin tıbba dair 14 büyük kitabını okudum. Fakat Dioskoris’in kinden daha mükemmelini bulamadım..." 

Dioskoridis’in Yunanca kitabının adını bilemiyoruz. 392 H. 1001 M. Yılında ölen İbn-ün Nedim kitabında “Dioskoris-il-Aynzerbi” başlıklı yazısında Dioskoridis’i metheder ve çok zeki olduğunu, insanlığa büyük faydalarının dokunduğunu yazdıktan sonra devrinin biline yerlerinde çokgezerek, incelemeler yaptıuğı için kendisini “gezgin” anlamına “saih” denildiğini, karalarda, adalarda ve denizlerde incelediği şeyleri resimlendirerek çok faydalı şeyler hazırladığını söylerken bu kitaplarının adını da verir:

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
Kitab-ül Haşayiş: 
Beş makaleden, ayrıca hayvanlar ve zehirler adlı 2 makaleden meydana gelmiştir. Bu iki makalenin Huneyn’e veyahut Hubeyş’e ait olduğunun söylendiğini de ilave eder. 

Müslümanlar eski medeniyetlerin unutulan, fakat yararlı kitaplarını ortaya çıkarıp tercüme ettirerek, bunlardan tüm ulusların yararlanmalarına ve bugünkü medeniyetin doğmasına büyük katkıları olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçektir.

Abbas oğulları zamanında Harun-ur Reşid’den başlayarak El Emin, El Memun, El Mustasım Billah, El Vasık Billah ve El Mütevekkil Alellah zamanlarında, eski medeniyetlerin egemenliklerini sürdürdükleri çağlarda çeşitli dillerde yazılmış, fakat unutulmuş kitapları büyük paralar sarf ederek Arapça’ya tercüme ettirmişlerdir. 

Halifelerden başkalarının da bu hususta büyük çalışmaları vardır. Büyük bir Türk olan Bermekîlerden Halid oğlu Yahya da bu husustaki çalışmaları ile çok tanınmıştır.

Yunanca’dan, Hintçe’den, Farsça’dan, Süryanice’den, İbranice’den, Latince’den, Nabatça’dan (Kaldece) birçok kitaplar Arapça’ya çevrilmiştir. Bermekî  Yahya’da Hindistan’dan, Rum’dan (Rom’dan) bir çok kitaplar getirtmiş ve Arapça’ya çevirtmiştir. Huneyn’in maiyetinde çalışanlardan biri de Basil oğlu İsteban adlı bir hristiyandı. Bu da büyük bir nebatat bilgini, eczacı, tabip ve ressamdı. İsteban Dioskoridis’in kitabını arapça’ya çevirmiş, yalnız Arapça’da karşılıklarını bulamadığı kelimeleri olduğu gibi bırakmıştır. Baş mütercim Huneyn de bu tercümeyi okumuş, lâzım gelen düzeltmeleri yaparak Memûn’a sunmuştur.

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
1062 yıl önce Bizanz İmparatoru Armanyos (945- 959 M.) Endülüs halifelerinden 3. Abdurrahman’a( 912-961 M.,  300-354 H.) birçok kitaplar hediye etmişti. Bunların arasında Dioskoridis’in Yunanca kitabı da vardır. Kurtuba’da Latince bilen birçok İslâm Âlimi bulunuyordu. Fakat Yunanca bilen yoktu. 

Halife Abdurrahman Bizans İmparatorundan yunanca bilen bir Âlimin de gönderilmesini istedi. İmparator 951 M. Yılında Kurtuba’ya Nikola adlı bir papaz gönderdi. Papaz bu kitabı Latince’ye çevirdi ve Yunaca kelimelerin on tanesi müstesna olmak üzere hepsinin Arapça karşılıklarını buldu.

Bugün Nikola’nın tecüme ettiği eser gibi Dioskoridis’in asıl Yunaca metni de yoktur. Yalnız İsteban’ın tercümesi vardır. İçlerinde sonradan hükümdar olan bazı Avrupa’lılar Kurtuba Da-rül-Fünun’da tahsilde bulunurlarken, Dioskoridis’in bu kitabını okumuşlar ve üzerinde işleyerek bugünkü tıbbın ve eczacılığın temelini atmışlardır. 

Batı bugünkü gelişen tıbbı ve eczacılığı Müslümanlara borçludur. İslamiyet olmasaydı, batının bugünkü tekâmülü de olmazdı. Batı, tekniği gibi tıbbını ve eczacılığını da Müslümanlara borçludur.

( Kültür Bakanlığı SANAT Dergisi, Yıl:3, Sayı:6 Haziran )

28 Şubat 2016 Pazar

Osmanlının Yetiştirdiği Son Hanım Hattatlar

1. SELMA HANIM

Selma Hanımın günümüze nakledilebilen nadir çalışmalarından...
Zahide Selma Hanım, sadrı esbak Âli Paşanın küçük kızıdır. 1857 (1274 H.) babasının Bebek'de ki yalısında doğdu.

Hususî suretde tahsili ilm etdi. Tab’an husni hatta mail olduğundan yazıya çalıştı. Bebekte yalı komşusu olan Kadı Asker Mustafa İzzet Efendiden ta’lik meşk ederek icazet aldı. Numune olarak derç edilen yazı, ailesi tarafından Keçecizade Salih Fuat beye verilmiş, onun müsaadesi ile “Tarih hazinesi” adlı mecmuaya konmuştur.
Babasının Mercan’da ki camiinin minderinin kapusunda Kelime-i Tevhid yazılı bir levhası vardı. Mercan yangınında camii ile beraber yanmıştır. Şeyh Vefa türbesinin penceresi üstünde de bir yazısı vardır. 1874 (1291 H.) de Müşir Çerkez İsmail Paşazade Erkânı Harbiyye Yüzbaşısı Hüseyin Nâzım beyle (Paşa) evlendi. Üç  erkek, iki kız evlâdı oldu.

1895 (1313 H.) de vefat etti. Süleymaniye Camii Haziresinde babasının kabrinin civarına defn olundu.

Kabrinin Kitabesi (Sülüs)

“Sadrı esbak esseyyid Mehmet Âli Paşa merhumun kerimesi ve Piyade reisi sanîsi Hüseyin Nâzım Paşanın halilei muhteremesi hattatı şehire merhume ve mağfirün leha  Zahide Selma Hanım Efendinin ruhiçün rıza en lillâh el fatiha. 
Sene 1313 sevvedehu Vasfi”



Zihni Efendi  de diyor ki:

“ İşittiğimize göre asrımız zamanından bir de Zahide Selma Hanım vardır ki merhum Âli Paşa kerimesidir. Hüsni Hat ve edeb ile ma’rufedir. “
Habip Efendi “hat ve hattatan” da diyor ki:

“ Zahide Selma Hanım, sadrı merhum Âli Paşanın kerimei muhteremeleri olub hututı mütenevviayı eyu yazdıkları gibi ta’likde dahi merhum İzzet Efendinin mez’undur.

Mesacid ve tekâya ve  Hihanikahlarda ba’zı elvah ve hâsarları ru nüma ve kendileri iffet ve istikametle ruşenadırlar.”

Cilvenaz Hanımın nakledilebilen çalışmalarından...

2. CİLVENAZ HANIM

Hüviyetini tahkika imkân bulunamayan hattatlardandır.  

İsmine bakılırsa seraya, yahud kibar dairelerinden birine mensup olması muhtemeldir. 

Hilyei şerifenin ketebesi şu mısra’dır:

“ Ya Muhammed 
kıl şefaat 
ümmetindir 
cilnevaz“ 

Sene 1257 aslı, kitabçıların okur yazarlarından Raif Efendi de, görülerek Nurullah Pertev Bey tarafından fotoğrafla istinsa ve tevdi edilmiştir. “



3. FERİDE HANIM
Feride Hanım, Kastamoni  ulema ve şuarasından  Beharzade Hammamî Mehmet Raşit Efendinin kızıdır. 1837 (1253 H.) de Kastamoni de doğdu.
Feride Hanımın günümüze nakledilebilen nadir çalışmalarından...
Yedi yaşında Kur’anı Kerimi hıfz etdi. Babasından Arabî ve Farisî teallüm ve sülüs ve nezh temeşşuk etdi. “Tuhfei Vehbi” okumağa başladığı esnada şiire heves etdi. Bir müddet sonra babasının eş’arını tanzir etmeğe başladı. Yazıdan hicazet aldıktan sonra sekiz Mushafı Şerif ve Muhammediye yazmışdır.
Zaptiye Müşiri Bolulu İzzet Paşanın Divan Kâtibi olub bilâhare Zaptiye Meclisi Âzalığına tâyin olunan Kastamonili Ali Raif Efendi, Kastamoniye giderek Feride Hanımla izdivaç etdi. 1852 (1269 H.) birlikde İstanbul’a geldiler. Bilâhare Refikası ile beraber Batum’a gidüp avdetinde 1858 (1274 H.) de vefat etdi. Yirmibir yaşında zevcini gaip eden Feride Hanım fevkalâde müteessir olarak mersiyeler söyledi. Bir daha teehhül etmedi. Edebî tetebbuat ie meşgul oldu. 1871 (1288 H.) de ikinci deffa  müsin ve alil olduğundan uzun müddet kalamayarak Kastamoniye döndü. Babasının 1878 (1295 H.) de vefatından büsbütün müteellim oldu. İnziva etdi. Tarikatı Şabaniyeye mensub olduğundan evrat ve eskâr ile demgüzar oldu.

1903 (10 cumadelûula 1321 H.) de vefat etti. Kastamonide Yakub Ağa Camii haziresinde babasının ve annesinin yanına defn olundu. İki deffa Kastamoni niyabetinde bulunmuş olan Tırnakçızade Ziver Bey, Feride Hanım hakkında şu kıtayı söylemişdir:
“ Beharzadei  danişverin kerimesidir.
Sühan Şinasü hünerver  Faridetüleyyam
Nisanda ehli Sühan nadirattandır, anı
Hüda o pîri sühendane eylemiş in’am. “

Zevcinin yadigârı olan saati gaip olmasından dolayı pek ziyade teessür ederek şu gazeli söylemişdir:
“ Ah kim çıktı elimden koynumun zer saati
Hasretiyle kalmamıştır gönlümün hiç rehati
Yad gâri yâr idi, doğru gider gam har idi
Yirmibeş yıldan beru etmiş idim ünsiyeti

Zer gibi zerd ola ruyı, hem ayrı nakş ola
Mekr ile bigâneler yer eyledise sirkati
Yelkuvan veş ruzü şeb zevki içün çeksün te’ab
Soksun akrepler vücudün göre rencü mihneti
Kıldı rakksı felek çarh gibi sergerdan beni
Niçe dolaplar ile verdi bana çok zahmeti
Yekdürür zinciri zülfiyâr ile bend olması
Kayd olup derdü game çekmekten ise firkati

Ben Feride veş gamü mihnetle ferdim dehrde
Geçmedi âlâmsız bi’çarenin bir saati.


Servet Hanımın nakledilebilen çalışmalarından...
4. SERVET HANIM

Emine Servet Hanım -  Taifte ikamete memur iken vefat eden Esbak Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendinin küçük kızıdır. Annesi Fatma Zehra Hanımın babası, “Arpacılar Sofısı” denmekle ma’ruf Baçekapusunda Arpacılar Camii İmamı ve Vakfımütevellisi Hafuz Ahmed Efendidir.

Haydarpaşada hamam sahibi Âbidin Bey namında biri ile izdivaç etdi.

Evladı olmadı. Zevc Ümmi olduğundan imtizaç edemeyerek ayrıldı.

Annesinin vefatından sonra İstanbul’da kalmak istemedi. Medine de bulunan büyükbabası Ahmed Efendinnin yanına gitti. Orada kaldı. Vefat tarihi malûm değildir.

Muhsinzade Abdullah Beyden sülüs, nezh ve celî teallum ederek hicri 1289 senesinde icazet aldı. Dokuz hilyei şerife yazmıştır. “Çocuğum yoksa da vesilei rahmet olacak dokuz evladım vardır” dermiş.

Hilyelerden biri, Arpacılar camiindedir. Diğeri Şeyhülislam Turşusuzade Ahmet Muhtar Efendinin necibi esbak Adliyye Nazırı Necmeddin Molla Bey merhumda idi. Vaki’ olan reca üzerine Molla Bey merhumun damadı üstadı muhterem Ebulalâ Bey, fotoğrafını aldırarak, tevdi’eylediği gibi refikayı mükerremesi de Servet Hanımın tercümei halini istihsal etmişdir.

Son Hattatlar, Milli Eğitim Basınevi  1970, İbnül Emin Mahmud Kemal İnal

30 Kasım 2015 Pazartesi

Büyükbabam Abdülhakim Arvasi Üçışık

Büyükbabam Medresetül Mütehassisin Tasavvuf Müderrisi Merhum Esseyyid Abdülhâkim Arvasi-Üçışık'ın, “Sefinetul Evliya” adlı bir kitaba derc edilmek üzere kendisine sorulan soruları ve sorulara  cevaplarını havi doküman “Hal Tercümesi” adı ile “Büyük Doğu Yayınevi”nce tekrar basıldı. Bu vesile ile “Büyük Doğu Yayınevi”ne teşekkür ederim.

Ayrıca, kardeşim Prof. Dr. A. Hikmet Üçışık, büyükbabam hakkındaki hilaf-i hakikat bilgilerin yayılmasına mani olmak gayesiyle Merhum ile yapılan röportajı, “Hal Tercumesi” adlı kitabı, ana mehaz alarak Merhum Abdülhâkim  Arvasi  Üçışık’ın kısa biyografisini kaleme aldı.  Aşağıda, bu yazıyı, “ilk elden, en doğru bilgiyi” edinmek isteyen Aziz dostlarımızın ve ilgililerin bilgilerine arz ediyorum.

Ayşe Zahide Üçışık Arabacıoğlu

3 Kasım 2015 Salı

Sabır; korkaklık değildir!

Sabır; korkaklık değildir. Nasıl ki, çılgınlık da yiğitlik değilse...
Düşünmeli ki, bir kişinin yaptığı yalnız ona değil de bir çok kişiye sıçratılır. 

Üzüntü; şuuru kaybettirmemeli! 
En büyük sabırla hakikat yolunu göstermekten başka bir yola sapmamalı. Karşıdaki ne yaparsa yapsın, kışkırtıcılığın hangisine başvurursa başvursun, inanmış insan; hakikati “en güzel yolla” göstermeğe bakmalı. 

Kendi kendine çürümeye başlamış ve artık kokusu bile ortalığı kaplamaya yüz tutmuş bir dokunun üzerine varmamalı. 

Kirli suyu, insan üstüne sıçratmamalı. Bırakınız sinekler üşüşsün onun üstüne. Siz ışıl ışıl parlayan kaynaklara koşunuz.


Sezai Karakoç, Zafer Dergisi, Eylül 1983

N.F.Kısakürek'ten

Ezan
Ölürken aynı âhenk, salâ sesinden sızan:
Kulağıma doğduğum günde okunan ezan!

Hasret
Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda. (1975)

25 Ekim 2015 Pazar

İstanbul’un Balıkları

İstanbul korularının makbul kuşu nasıl bülbül ise İstanbul’un balığı da lüferdir. (Bi zamanlar!)

Hatta İstanbul’lular lüfer muhabbeti ile bilinir. Lüfer merakı ile tanınırlar.

Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana olarak isimlendirilen aynı familya balıkları, sonbaharda İstanbul boğazından geçiş yapar. Boğaziçinin göçmen özelliğinde olan bütün balıkları, ilkbaharda Karadeniz’e geçip, balıkçı tabiriyle “yaylaya” çıkarlar, sonbaharda ise beslenmiş ve yağlanmış olarak Boğaz’dan aşağıya Marmara’ya inerler.

Bu dönem balıkçılık açısından en hareketli ve balık mutfağı bakımından en bereketli dönemdir. Çingene Palamudu, torik olana kadar yakalanı, torik olunca tuzlu balık “lakerda” yapılır. Uskumru, kalkan, tekir, barbunya, sardalya, gümüş, levrek, kılıç, kefal, kırlangıç, karagöz, zargana, ispari, izmarit, mezgit İstanbul’un en çok bilinen balıklarıdır.

Ne yazık ki gün geçtikçe azalmakta ve artık istavrit, mezgit, hamsi ve denizanası dışında çok fazla deniz mahsulüne rastlanmamaktadır.

İstanbullu balıkçılar bir köpek balığı cinsi olan camgözden pek fazla hoşlanmazlar ama balıkları kaçırıp, balıkçılara imkân tanımadığı halde yunus balığı ise her zaman “uğurlu” sayarlar.

Şehirde kıyıdan olta balıkçılığı her zaman ve her dönemde yapıla gelmiştir. Ve Galata Köprüsünde, Boğaziçinin akıntı burunlarında yani Çengelköyünde, Arnavutköyünde, Kandilli de balık tutan İstanbul’lular, İstanbul fotoğrafının daimi bir pozu olmuştur.

Haluk Dursun, Şehir ve Kültür İstanbul,  Profil Yayıncılık, Ekim 2011

8 Mart 2015 Pazar

Yok öyle bir İstanbul!

On yıl öncesine kadar…

Ne zaman 
Emirgan Çınaraltında 
çayımı yudumlasam, 

" yok derdim içimden, 
en iyisi karşıya geçip 
çaya 
Kanlıca’da devam etmek..."

Benim için İstanbul’da yaşamak 
böyle 
tatlı bir 
salıncak keyfiydi 
sanki....
Bebek’te keyifle laflarken “haydi arkadaşlar, Samatya’ya!” deyip şevkle yerimizden fırladığımız bir şehirden söz ediyorum. Kadıköy’den geceyarısı kalkıp sabahı Fatih’te karşıladığımız bir şehirden…

Çoktandır, bu salıncakta sallanmıyorum. Hadi ben ağırlaştım. Fakat gençlere bakıyorum onlarda da yok bu canlılık. Çünkü şehir kompartımanlara ayrıldı. Her semt kendi sakinlerini içeriye kapattı, İstanbul dışarıda kaldı. 

***Şimdi içinizden birine neden İstanbul’da yaşamaktan yakınıp duruyorsun”? diye sorsam, hiç duraksamadan bir bir sayıp dökmeye başlar. 
Hepsi de elle tutulur şeyler, apaçık biçimde can sıkan şikayetlerdir. Ama “İstanbul’u neden seviyorsun?” dediğimde uzun uzun düşünülür. 

Yutkunulur. 

Kelimeler birbirini izlemekte zırlanır. Sadece bu halimiz bile çok şey anlatır. Sonraya klişe  cümleler gelir ya teorik güzellemeler. 

Çoğu zaman da nostaljiye sığınılır. Yirmili yaşlardaki gençlerin bile çok sağlam bir İstanbul nostaljisi var. Yani bu şehir, artık herkes için kaybolmaya yüz tutmuş fakat şiddetle özlenen uzak bir yurt!


“Hayır, doğru değil bütün bunlar!” deyip kendimizi kandırmayı sürdürelim mi? 

*** Bir de şu soru var… dolu dolu ve içimizden gelerek “İstanbul dediğimiz yer sahiden neresidir?

Ataşehir mesela, Beylikdüzü falan… buralar İstanbul olabilir mi? Buralardan hayata “İstanbul Hayatı” diyebilir miyiz? O semtleri sakinlerinin hayat tarzıyla birlikte yerinden söküp çıkarsak ve Kuala Lumpur’a, Londra’ya Sao Pauloya götürüp yerleştirirsek, yabancı kalırlar mı? Fakat İstanbul’a yabancılar! Yani diyeceğim… bu şehri bir bütün olarak sevmeye kalkmak palavradır. Yok öyle bir şehir! Varlığını iddia etmek, “hakiki İstanbul’a ihanettir.”


Haşmet Babaoğlu, 14 Şubat 2015, Sabah Gazetesi

İstanbul Türkçesi





Gecesi 
sümbül kokan 

Türkçesi 

bülbül kokan 

İstanbul.



(Necip Fazıl Kısakürek)


Bugün neredeyse konuşanı kalmamış olan İstanbul Türkçesinin kendisine has bir musikisi, telâffuzu, özel vurguları, değimleri ve atasözleri vardı. Abdullah Suphi ile Halid Ziya bir gün Paris Metrosunda karşılaşır, nicedir özledikleri anadilleriyle koyu bir sohbete dalarlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelir, maruz görülmesini rica ettikten sonra, öteden beri dillerin musikisi ile ilgilendiğini ve yol boyunca hangi dille konuştuklarını çok merak ettiğini söyler. Türkçe olduğunu öğrenince “şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis” olduğunu belirterek şöyle devam eder: “eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor; zira lisanınızın bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder.”

Divan şairleri çok çeşitli ve zengin kaynaklardan beslenen bu Türkçe’yi asırlar içinde kazandığı bütün nüansları ve incelikleri ile kullanmayı iyi bilir, sesine büyük bir ustalıkla hükmederlerdi. Eski şiir, devlet çapında yaygın olmakla beraber, esas itibariyle İstanbul’un sesi ve şiiriydi:

Ölsün mü neylesün olan aşufte hüsnüne
Kurbanın olduğum seni sevmek hatâ mıdır?
(Nahifi)

O gül endam bir şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.
(Enderunlu Vâsıf)

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
(Mahir)

Gel söyleşelim cümle geçen demleri cânâ.
(Sâmî)
….
Ağlatmayacaktın, yola bakdırmayacaktın
Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma
(Esrar Dede)

Diyen şairler, İstanbul’da derinliğine yaşanmış aşkları İstanbul Türkçesinin en süzülmüş şekliyle dile getirmişlerdir. Bakî, Nâbî, Nedim, Şeyh Gâlip, Enderunlu Vâsıf, İzzet Molla gibi şarilerin şiirlerini bezeyen bağlar, bahçeler, serviler, çınarlar, lâleler, güller, nergisler, sümbüller İstanbul’un şehir estetiğini, iklimini ve tabiatını yansıtır. 

Eski şiire aşina olanlar, mesela:

Sen bî-haber hayalin ile gûşelerde biz
Tâ subh olunca hergice ayş-ü dem eyleriz
(Nedim)

Kadem kadem gece teşrifi Nailî o mehin
Cihan cihan elem-i intizâre değmez mi?
(Nailî)

Nâbî hayâl-i şi’r dahi şeb bulur nizâm
Her bezm-i râz çün bulur üslûb şeb-be-şeb.
(Nâbî)

Gibi söyleşilerinde İstanbul’un büyülü gecelerini hissederler. Yine de İstanbul’u anlayabilmek için:

Ko kafes nâlisini name-i pey-der-peye gel
Râygân dinleyelim bülbülü İstinye’ye gel.
(Şeyhülislam Yahya)

Göksu bir nâhoş hava şimdi
Çubuklu pek zihâm
Sevdiğim tenhâca çektiysek mi sa’dâbâd’e dek.
(Nedim)

Gice Kandilli’de gök kandil olup ol meh-rû
Mâh-tâb eyleyerek eyledi azm-i Göksu.
(Esrar Dede)
Beşir Ayvazoğlu, Şehir ve Kültür İstanbul, Ahmet Emre Bilgili, Ekim 2011, Profil Yayıncılık

4 Mart 2015 Çarşamba

"ÇOBAN" ADIYLA BAŞLAYAN KIYMETLİ BİTKİLER

ÇOBAN PÜSKÜLÜ

Çoban Püskülügiller familyasından bir bitki türü. Yurdumuzun bazı bölgelerinde bu bitkiye, yapraklarının parlak renginden dolayı Işılgan ve dikenli Pirel adları da verilir.

Çoban Püskülü genel olarak bir ağaçcık ise de bazı bölgelerde gelişerek 10  m ye kadar yükselebilen bir ağaç halini alabilir. Genç sürgünleri parlak yeşil yaprakları yaz-kıiş yeşil, sarmal dizilişli kısa saplı, derimsi kenarları dalgalı ve dikenli dişlidir. 

Çiçekleri küçük, kirli ak bazen kırmızımsı renkte demet halindedir. Kırmızı meyveleri 4 çekirdeklidir. Genel olarak orta Avrupa Balkanlar Türkiye Kafkasya,  Kuzey İran ve Akdeniz ülkelerinde,  orman ve çalılıklarda yetişir. Yurdumuzda ise bütün Karadeniz kıyı ormanları ile  Güneyde Amanos dağları ve ormanlarında yetişir. Bu cinsin bir türü Güney Amerika’da 18 ile 30 enlem daireleri arasında, özellikle Paraguay ve Güney Brezilya’da yetişir. Yapraklarında kafein bulunduğundan, bunlardan bu bölgede “ Paraguay Çayı” yapılır.




ÇOBAN TARAĞI

Tarakotugiller familyasından bir bitki cinsi. Yurdumuzda yetişen bazı türlerinin dikenli kapitulunlarını, örücüler yün kumaşları kabartmak için kullandıklarından bu bitkiye fesçitarağı adı da verilmektedir.

Bu bitki cinsinin yurdumuzda doğal olarak, dere ve hendek kenarlarında, orman açıklarında yetişen türleri vardır. Hemen hepsinin genel yayılma alanı Avrupa ve Ön Asya’dır.



ÇOBAN DEĞNEĞİ

Karabuğdaygiller familyasından bir bitki türü. Kültür bitkileri ile birlikte çok yayılmış, tropik Amerika, Güneyafrika, Madagaskar ve Hindistan’dan başka Dünya’nın hemen her yerinde yetişen kozmopolit bir karakter almıştır. 

Tarla ve yol kenarlarında yetişir. Yıllık, sürüngen, oldukça sık dalla sapsız yaprakları, sövü ya da mızrak biçiminde ve tam kenarlıdır. Çiçekleri küçük ve yeşilimsi ak renktedir. 

Çoban değneği çok eskiden beri tanınan tıbbi bir bitkidir. Akciğer veremine, böbrek hastalıkları ile romatizmaya, mide ve bağırsak kanamalarına karşı kullanılmıştır.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:12, sayfa: 80, 1964

Taflan, Susam


TAFLAN; GÜLGİLLER FAMİLYASINA GİREN linn türüne bağlı yaprağını dökmeyen bir ağaçcıktır. 

Boyu 3 metre ve daha fazla olabilir. Ana yurdu Güneydoğu Avrupa’dan Hazar denizinin güney kıyılarına kadar uzanan şerit içindedir.

Karadeniz kıyı ormanlarında bol miktarda eskiden beri Avrupa, Anadolu ve komşu ülkelerde süs bitkisi olarak kullanılmaktadır. 

Çoğunlukla bahçe ve parklarda, yeşil çit olarak yetiştirilir.

Budamaya dayanıklıdır. Yavaş gelişmekle beraber uzun ömürlüdür. Saksı içinde yetiştirilerek evlerde süs bitkisi olarak da kullanılmaktadır. Dalları narin yapılı olup bazı çeşitleri dikene bazı çeşitleri top biçiminde gelişir. Etli, derimsi, üzerleri parlak yaprakları diri ve koyu yeşil renkli,  kısa saplı uzunca oval mızrak biçiminde, kısa uç kısmına doğru daralan şekilde ve kenarları çok hafif ince testere dişlidir. Çiçekleri küçük ve beyazdır.

SUSAM

İki Çenekliler sınıfının susamgiller familyasından, sıcak bölgelerde yetişen, bir yıllık yağ veren otsu bir bitkidir. 

Dünya’da en çok Hindistan’da, Mısır, Çin, Sudan, Meksika ve Türkiye’de yetişir.

Doğu ülkelerinden Afrika’ya oradan İspanya’ya, İspanya’dan da Avrupa’ya yayılmıştır. 

Türkiye’de daha çok Güney ve Güneybatı bölgelerinde “en çok Antalya, Muğla, Adana, İçel, Aydın, İzmir, Çanakkale ve Manisa” yetişir.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:30, sayfa:2-3, 1981

Zerdeçal, zerdeçav, zerdeçöp, zerdeçop veya zedeçup


Zencefilgiller: familyasına bağlı curcuma cinsine giren çok yıllık, kök saplı bitkilere ve bunların şişkin kök saplarından çıkarılan çeşni verici veya boya olarak kullanılan maddeye verilen ad.

Çoğunun ana yurdu güney doğu Asyadır. Yabani florada yetişenlerin kısa ve kalın bir gövdeleri vardır. Kültüre alınanlarda bu gövde kısmı olmayıp yaprakları taşıyan saplar doğrudan kök saplardan çıkar ve 3 metreye kadar dikine boylanır. 

Yaprakları 60-75 cm uzunluğa 30 cm genişliğe varan büyüklükte olup diplerinde kukuletayı andıran ve çoğunlukla değişik renklerde olan bürgülerden nadiren çiçek çıkarıcı. 

Çiçekler bir sap etrafında, salkıma benzer biçimde, fakat kiremit gibi üst üste dizilmiş olarak bulunur ve gösterişlidir. 40 kadar değişik türü bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi curcuma olup kurutulmuş kök saplarından hint safranı adı verilen çeşni verici ve boya olarak kullanılan bir madde çıkarılır. Bu sarı madde aynı zamanda laboratuvarlarda bir endikatör olarak da kullanılır.


Türk Ansiklopedisi, 33.cilt, sayfa 484, 1984

İstanbul’un Su Yolları, Kemerler, Bendler ve Maksemler

Sultan 2. Mehmed’in şehrin fethinin hemen arkasından su tesislerini  ihyâ ettiği ve burada 40 çeşme denilen çeşmelerden su akıttığı yolunda bir kayda rastlanmamakta ise de 40 çeşme denilen tesislerin daha sonraları yapıldığı bilindiğine göre, bu tenâkuz halligereken bir mesele olarak kalmaktadır. Osmanlı devrindeki su teşkilâtı başlıca 3 büyük şebeke halinde gelişmiştir.

Bunlardan en eskisi Halkalı, 2. Kırkçeşme, 3. İse, Beyoğlu tarafının suyunu t’emin eden Bahçeköy veya Taksim su şebekesidir. Halkalı suyu şehrin Garb ve Şimâl’i  Garbîsinde Avas köyü, Şıfıtburgaz, Davutpaşa ve Çicoz Çiftliği havâlisindeki sâhalarda toplanan menbâğ sularından meydana gelmiştir. Esâsı belkş Mehmed2. Nin devrine kadar inen bu t’esis müteakip devirlerde devamlı olarak genişletilmiş ve bu tevsî ameliyesi onsekizinci asır içlerine kadar devam etmiştir. Halkalı suyunun zamanla teşekkül eden müteaddid kolları Fâtih,  Turunçlu, Bayeziıd, Ebussu’ûd, Atik Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa, Süleymaniye, Cerrahpaşa, Sultan Ahmed, 1.Saray, Kasım Ağa, Köprülü Mehmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Beylik “Mahmud 1.”, Nuruosmaniye, Laleli “Mustafa 3.”, Kışlalar, Mihrimah adları ile ayırd edilmektedir.

İstanbul’un büyük külliyelerinin suları bu tesislerden t’min edildiğinden buna “Cevâmi-i Şerîfe Suları”da denilmektedir. Halkalı suları muhtelif kaynaklardan toplanmış ve itinalı inşâ edilen Kârgir su yolları vasıtası ile içine dağılarak, icap ettiğinde su terazileri vasıtası ile yüksek noktalara basınçla çıkmaları sağlanmıştır. Halkalı suyunun Süleymaniye ve Saray kolu denilen bir kolu şehrin en eski su te’sisi intibaını vermektedir.

Yirmi santimetre kutrunda künkler ile başlangıcından itibâren şehre doğru uzanarak yolunda bâzı ilâve suları “katma” almakta ve ma’zul kemer “halk arasında mazlum kemeri) nden geçmektedir. Bu kemer 104 m. Kadar uzunluğunda, beşi tek katlı diğerleri çift katlı onbir gözden ibâret, ortada 4,65 m kalınlığında ve 13,85 m yüksekliğinde, muntazam kesme taş bloklarından inşâ edilmiş, geç devirlerde kısmen tuğla tamirler ile takviye olunmuştur.

İslam Ansiklopedisi,5-2.Cilt, sayfa 1214, Milli Eğitim Basımevi, 1968

Türk Kadınına Şiir


Kahraman vermektir, görevin yurda,
Ninnine tarihin sesi karışsın

Bağlısın sen ezelden ana yurda;
Ninnine tarihin sesi karışsın

Mukaddes varlıksın, çünkü annesin;
Tarihe sor, sana, neslini desin;

Söyle Türk Kadını, söyle nerdesin?
Gel artık atın yarışsın.


Kaplan Kural

7 Ocak 2015 Çarşamba

İstanbul’da Artık “Kar” Dahi Tutmuyor?

20. katta: kar, 
10. katta: yağmur var!

İstanbul’da kar yağıyor. Hava çok soğuk fakat benim bulunduğum Anadolu yakası Kadıköy’de Feneryolu Göztepe ve Erenköy de kar tutmuyor. Lapa lapa kar yağmasına rağmen daha önceki senelerde kar yağdığı zaman mutlaka tutar, çocuklar karda oynarlardı. Çok değil bir kaç sene evvele kadar.

Bugün torunlarıma cevap vermekte zorlanıyorum. Torunum Sude çocuk kafası ile “kar geliyor ama aşağı inerken yağmur oluyor” diyor ve üzülüyor, niçin kar yere değmiyor diye...

Benim görüşüme göre “50 katlı binalar yapılırsa tabii ki kar tutmaz, yazık! Yazık!"  

Büyük binalar kendileri ile birlikte sokağı, hatta gökyüzünün bir bölümünü dahi ısıtıyor ya da havayı hapsediyor. 3 katlı bina yıkılıyor yerine en az 8,  arsasına göre de 16 katlı yapılıyor. 

Bunların sızısını kim hisseder, sorumluluğunu kim taşır? Belediyeler? Kim çocuklara cevap verecek? Biraz insaf! Her şey para değil! Dengeleri bozmayalım. Heyhat! ne yazık ki bozduk, hem de çok bozduk... 

Mimarlarımız, Mühendislerimiz, Kentsel Dönüşümcülerimiz; gelecekte çocuklarımızın eline kar değsin istemez misiniz?

Ayşe Zahide Arabacıoğlu, İstanbul, Ocak 2014

Çocuğunuzun Televizyondan olumsuz Etkilenmemesi İçin Neler Yapmalısınız?

  • Çocuğunuzun televizyon izleme davranışını günde bir iki saatle sınırlandırın. 
  • Televizyonda neyi seyrettiğinden haberdar olmak için kontrol edin. 
  • Televizyonda gördüğü anlayamadığı şeyleri açıklayın.
  • Televizyon önünde yalnız kalmasını önleyin. 
  • Televizyonu bir ödül ya da ceza olarak görmesin. 
  • Televizyonun bir çocuk bakıcısı olmadığını anlamasını sağlayın.


  • Televizyon izleyerek bütün boş zamanını doldurmasına izin vermeyin.
  • Televizyonda sadece reklam ve video kliplerle uyarılmasına izin vermeyin. 
  • Televizyon eşliğinde yemek yeme alışkanlığını kazandırmayın. 
  • Televizyonda izlediği belirlenmiş programın bitiminde televizyonu kapatın. 

Bütün bunları yaparken siz ailelerin birer model görevi gördüklerini ve kendi alışkanlıklarınızı da çocuklarınızın gelişimi doğrultusunda değiştirmeniz ve düzenlemeniz gerektiğini göz ardı etmemelisiniz.

Çocuk ve Aile Dergisi, 2004

20 Aralık 2014 Cumartesi

Çanakkale Şehidinin son Mektubu

Mektubu yazan: İhtiyat Zabit “Yedek Subay” Namzedi Edhem, İstanbul Hukuk Fakültesi Son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıd Numune Mektebinde öğretmendi. 1912
1.  Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşında bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir.  Şehid Muallim Edhem, Niğdenin “and-ulus” “Hacı Abdullah” köyünde 29.02.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915 te şehit  olmuştur. Birliği 3.Kolordu, 57.Alay, 2.Tabur, 6.Bölük
2.  Şehit Edhem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler.  Mektupta bahsi geçen kardeşi Halil 22 yaşında olup, Çanakkale’nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında öğrenci, Kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, süt kardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3.  Mektupta bahsi geçen Divrin; annesinin doğduğu Niğde’nin bir köyüdür.
4.  Mektupta adı geçen kardeşi Halil 1894 te ağabeysi ile birlikte Çanakkale savaşına katılmış,  Kirde köyü ilerisinde Ziğindere’de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet teşkilatında çalışmış komiser olarak emekli olmuş, 1948’de vefat etmiştir.


 Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin ovası gibi güzel, yeşillik bir ağacın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sâyesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş rûhumu bir kat daha takviye etti. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden  mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedâ ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaprakları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla bana tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekâlâ, dedim.
Aldım baktım, sütlü çay…
-Mustafa, bu sütü nereden Aldın? Dedim.
- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
- Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
- İşte onun çobanından on paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum; ben vâlidemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Dedim.

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Valide kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin âheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat Valideceğim,, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.  Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudât onu, o mukaddes sesi dinliyordu.Ezan bitti, O dereden ben de abdest aldım, cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün Dünya’nın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

-     -  Ey Türklerin Ulu Allahı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hâlkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

“Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle,  ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün mahfeyle!” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünya’nın en güzel yerleri burası imiş! Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir’e mektup yazdım.
Valideceğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu Dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yanlız zaman ister.

Valideceğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
Oğlun Hasan Edhem, 4 Nisan 1331 ( 17 Nisan 1915)"
(Türk Petrol Vakfı Armağanı, İstanbul 1986)