Bu Blogda Ara

6 Eylül 2016 Salı

Sanat Tarihimizin Bilinmeyen Bir Ressam

Ali ül- Nakşibendi er Rakım
Azade Akar
(Fotoğraflar: Sami Güner)

Türk sanatının en ilginç yanı, abidelerini tüm eserlerini ve özellikle el yazması kitaplarını süsleyen binlerce ve binlerce harikulâde,  hoş, her yönüyle Türk kokan motifleridir. Motif türlerinin arasında en zengin bölümü şüphesiz çiçekler ve diğer bitkiler kapsar. Türk sanatkârlarının kendilerine mahsus özellikler taşıyan bitkisel motiflerden faydalanarak yarattıkları eserleri kaleme alan kitaplar, albümler hazırlamak hiç de zor olmasa gerek diye düşünürüz.

On altıncı yüzyıla kadar çok stilize olarak hazırlanan bitkisel süsleme, 16. Ve 17. Yüzyıllarda kendine öz bir karakter kazanarak, stilizasyon ile birlikte yoğunlaşan bir natüralizme dönüktür. 18. Yüzyıldan itibaren ise batı etkisi kendini gösterir. Borak, rokoko ve ampir üslûpları diğer motiflere olduğu kadar, çiçek süslemelerini de etkisi altına alır. Böylelikle Türk sanatında “ şükûfe tarzı “ adını alan, naturalist hatta natür-mort anlayışına bürünen bir çiçek süslemesi oluşur. 

Topkapı Sarayı Hareminde yemek odası buketleri, üstat Ali Üsküdarî lakeleri ve resimleri (1) Tuhfe-i Gaznevi Mecmuası (2), yazmaları, lakeleri ve tahta işlerini süsleyen Edirnekâri resimler bu ekolün en güzel örnekleri arasında sayılabilir.

Bu yazımızda, şimdiye kadar adı duyulmamış seçkin bir ressamımızı, veya eski tabiri ile Nakkaşımızı takdim etmekle şeref duymaktayız: Çiçek dünyasını, ampir ve barok üslûplarının etkisinde ancak kendine öz bir tavır ile resmeden Ali ül- Nakşibendei erRakım (3)

Elimizde 1807 (1222 H.) tarihinde resimlenmiş olduğunu resimlenmiş olduğunu tahmin ettiğimiz bir kitap, bu ressamımız hakkında bize bir hayli bilgi veriyor. Bu tek kitabın dışında kişiliği ve diğer eserleri hakkında henüz hiçbir belgeye ve ize tesadüf edilmemiştir. Ancak bugün Türkiye Kütüphanelerinde Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Sayın Muammmer Ülker şöyle dediler: “Elimizdeki kitabın ketebesi, bu yazınızın senedidir. Bundan iyi yazılı belge olabilir mi?” Gerçekten çok haklı idiler. Kitabımız gerek resimleri, gerek ketebesi ile bize çok şey anlatıyor. Hiç olmasa Ali ül-Nakşibendiyi tanımaya şimdilik yeterli oluyor.

Kitabın saray için yazıldığı ve resmedildiği ortadadır. Bize gelişi de Mahmut Celâleddin Paşa ahfadının kanalı ile olmuştur. Paşa, saraya damat olduğuna göre, kitabın eşi Cemile Sultan’ın çeyizi yolu ile aileye geçmiş olması en kuvvetli ihtimaldir. Ayrıca kitabın bütün süsleme unsurlarının çiçek ve yapraklar oluşu, hareme yapıldığı, çok itinalı ve temiz olması da sultan  hanımlar için hazırlanmış olması fikrini kuvvetlendiriyor.

El ve erRakım, burada ressamın kesinlikle mahlası (lakabı) oluyor. Yazan, çizen anlamına gelen bu kelime, Ali ül-Nakşibendi’nin yazıyı bildiğini, hatta hattat olabileceğini belirtiyor. Kitapta metin yazısı dışında 112 çeşit tezhipli başlık, durak ve müzehhip imzasında, değişik bir el tarafından beyaz boya ile yazılmış yazılar var. Bunlar ihtimal fırça ile yazılmış işlek bir yazıyı göstermektedir. Büyük bir ihtimalle ressamımızın kendi el yazısı olmalıdır.

(Kültür Bakanlığı SANAT Dergisi, Yıl:3, Sayı:6 Haziran )

Seçtiğim bir kaç güzel söz'den...


İnsanı insan yapan, yaşadığı ıstıraplardır. (Anonim)

İnsan tebessümle gözyaşı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. (Lord Byran)

Sabır Nedir?
Acıyı, yüzünü ekşitmeden yudum yudum içine sindirmektir. ( Cüneydi Badadi)

Herkes akıntıyla birlikte yüzebilir. Ancak cesaretli olanlar, akıntıya karşı yüzmeyi deneyenlerdir. (Anonim)

Hayatı olduğu gibi kabul et, ağırlığına razı ol, ıslahına çalış. (Anonim)

İnsanın yaradılışı, “Allah’ın kudretini” insanlara göstermek için yeter. (Anonim)

Dünya’da ne varsa lütuftur, Ahiret ise Allah’ındır.

İnsan, Allah’ın bütün sofalarını cem eden tek varlıktır.

Nefsini bilen rabbini bilir.

Sosyal veraset; çocukluğundan itibaren etrafında cereyan eden hadiselerin seni yönlendirmesidir.

Bilmediğini bilmek, en iyisidir. Bilmeyip te bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır. (LaoTzu)

Kendini çok zorlama. En güzel şeyler, onları en az beklediğinde gerçekleşir. (Fight Club)


Senin iyiliğini isteyen kimse yoldaki dikeni sana söyleyendir. Yolunu kaybedene iyi gidiyorsun diyen de zalimdir. (Sadi Şirazi)

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Ağırlığınca Altına Yazılan Kitap

KİTAB ÜL HAŞAYİŞ 
(Materia Medica)

Batı, bugünkü gelişen tıbbı, eczacılığı Müslümanlara borçludur. İslâmiyet olmasaydı batının bugünkü tekâmülü de olmazdı. 
(İbrahim Hakkı Konyalı)

Tarih gelişimi içinde, Küçük Asya- Anadolu, insan medeniyetinin beşiği olmuştur. Müslümanlar bu medeniyetin faydalı bilgilerini alarak geliştirmişler ve Endülüs- İspanya yoluyla batıya vermişlerdir. Batının bilim ve teknik yönünden ilerlemesinde de Müslüman Türklerin payı vardır.

Müslümanların alıp batıya verdikleri ilimlerin başında tıp, eczacılık “Saydale” gelir. Müslümanlar klasik kaynakların “köylü Kilikya” dedikleri topraklardan şimdi Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı “Anavarza” köyünde miladın 64. Yıllarında doğan Dioskoridis’in tıbba ve eczacılığa dair büyük kitabını Yunanca’dan, Arapça’ya çevirmemiş olsalardı, batının bugünkü tıbbı ve eczacılığı da olamazdı.
3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)


Dioskoridis miladın 1. Yüzyılının 2. Yarısının başlarında doğmuş olmasına rağmen hristiyan olmamış, putperest kalmış bir Anadolu’lu dur. Anavarza büyük medeniyet merkezi eski bir şehir idi. Arap kaynaklarına (Aynzerba) şeklinde geçmiş küçük bir değişiklikle önce (Anazarba) daha sonra da “Anavarza” olmuştur.

Yakut-i Hamevî, Mücem-ül Büldan’ın da bu kelimeyi (Aynzerba) şeklinde almıştır. İnceleyeceğimiz kitapta da böyle geçer. Yakut-i Hamevî; bu adın Arapça “koyun yatağı” ve “koyun ağılı” anlamında Arapça “zereb” ile yine Arapça “pınar” anlamına  “ayn” kelimesinden yapılmış olmasını tahmin ederek, burasının sınır beldelerinden “Masisa- Misis” civarında bir şehir olduğunu, burasının 180 h. 796 M. Yılında Harun-ur Reşid’in fethettiği, kalesini yeniden yaptırdığını, Horasan’dan Türkler getirerek yerleştirdiğini ve bunlara mukataalar verdiğini yazar.

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
Dioskoridis’in sonradan “Kitab-ül Haşayiş, Tercüme-i Haşayiş” şekillerinde adlandırılan bu kitabı olmasaydı, bugünkü tıpta, eczacılıkta olmayacaktı.

Tıbbın babası sayılan Calinos da Anadolu’ludur. Dioskoridi’ten 67 yıl kadar sonra 131 M. Yılında Bergama’da doğmuş ve 200. Yılında orada ölmüştür. Dioskoridis’in kitabı hakkında şunları söyler:

“Çeşitli milletlerin tıbba dair 14 büyük kitabını okudum. Fakat Dioskoris’in kinden daha mükemmelini bulamadım..." 

Dioskoridis’in Yunanca kitabının adını bilemiyoruz. 392 H. 1001 M. Yılında ölen İbn-ün Nedim kitabında “Dioskoris-il-Aynzerbi” başlıklı yazısında Dioskoridis’i metheder ve çok zeki olduğunu, insanlığa büyük faydalarının dokunduğunu yazdıktan sonra devrinin biline yerlerinde çokgezerek, incelemeler yaptıuğı için kendisini “gezgin” anlamına “saih” denildiğini, karalarda, adalarda ve denizlerde incelediği şeyleri resimlendirerek çok faydalı şeyler hazırladığını söylerken bu kitaplarının adını da verir:

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
Kitab-ül Haşayiş: 
Beş makaleden, ayrıca hayvanlar ve zehirler adlı 2 makaleden meydana gelmiştir. Bu iki makalenin Huneyn’e veyahut Hubeyş’e ait olduğunun söylendiğini de ilave eder. 

Müslümanlar eski medeniyetlerin unutulan, fakat yararlı kitaplarını ortaya çıkarıp tercüme ettirerek, bunlardan tüm ulusların yararlanmalarına ve bugünkü medeniyetin doğmasına büyük katkıları olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçektir.

Abbas oğulları zamanında Harun-ur Reşid’den başlayarak El Emin, El Memun, El Mustasım Billah, El Vasık Billah ve El Mütevekkil Alellah zamanlarında, eski medeniyetlerin egemenliklerini sürdürdükleri çağlarda çeşitli dillerde yazılmış, fakat unutulmuş kitapları büyük paralar sarf ederek Arapça’ya tercüme ettirmişlerdir. 

Halifelerden başkalarının da bu hususta büyük çalışmaları vardır. Büyük bir Türk olan Bermekîlerden Halid oğlu Yahya da bu husustaki çalışmaları ile çok tanınmıştır.

Yunanca’dan, Hintçe’den, Farsça’dan, Süryanice’den, İbranice’den, Latince’den, Nabatça’dan (Kaldece) birçok kitaplar Arapça’ya çevrilmiştir. Bermekî  Yahya’da Hindistan’dan, Rum’dan (Rom’dan) bir çok kitaplar getirtmiş ve Arapça’ya çevirtmiştir. Huneyn’in maiyetinde çalışanlardan biri de Basil oğlu İsteban adlı bir hristiyandı. Bu da büyük bir nebatat bilgini, eczacı, tabip ve ressamdı. İsteban Dioskoridis’in kitabını arapça’ya çevirmiş, yalnız Arapça’da karşılıklarını bulamadığı kelimeleri olduğu gibi bırakmıştır. Baş mütercim Huneyn de bu tercümeyi okumuş, lâzım gelen düzeltmeleri yaparak Memûn’a sunmuştur.

3 ciltlik bu kitapta resmedilen bitkilerden bazıları:
(Fotoğraflar: Sami Güner)
1062 yıl önce Bizanz İmparatoru Armanyos (945- 959 M.) Endülüs halifelerinden 3. Abdurrahman’a( 912-961 M.,  300-354 H.) birçok kitaplar hediye etmişti. Bunların arasında Dioskoridis’in Yunanca kitabı da vardır. Kurtuba’da Latince bilen birçok İslâm Âlimi bulunuyordu. Fakat Yunanca bilen yoktu. 

Halife Abdurrahman Bizans İmparatorundan yunanca bilen bir Âlimin de gönderilmesini istedi. İmparator 951 M. Yılında Kurtuba’ya Nikola adlı bir papaz gönderdi. Papaz bu kitabı Latince’ye çevirdi ve Yunaca kelimelerin on tanesi müstesna olmak üzere hepsinin Arapça karşılıklarını buldu.

Bugün Nikola’nın tecüme ettiği eser gibi Dioskoridis’in asıl Yunaca metni de yoktur. Yalnız İsteban’ın tercümesi vardır. İçlerinde sonradan hükümdar olan bazı Avrupa’lılar Kurtuba Da-rül-Fünun’da tahsilde bulunurlarken, Dioskoridis’in bu kitabını okumuşlar ve üzerinde işleyerek bugünkü tıbbın ve eczacılığın temelini atmışlardır. 

Batı bugünkü gelişen tıbbı ve eczacılığı Müslümanlara borçludur. İslamiyet olmasaydı, batının bugünkü tekâmülü de olmazdı. Batı, tekniği gibi tıbbını ve eczacılığını da Müslümanlara borçludur.

( Kültür Bakanlığı SANAT Dergisi, Yıl:3, Sayı:6 Haziran )

28 Şubat 2016 Pazar

Osmanlının Yetiştirdiği Son Hanım Hattatlar

1. SELMA HANIM

Selma Hanımın günümüze nakledilebilen nadir çalışmalarından...
Zahide Selma Hanım, sadrı esbak Âli Paşanın küçük kızıdır. 1857 (1274 H.) babasının Bebek'de ki yalısında doğdu.

Hususî suretde tahsili ilm etdi. Tab’an husni hatta mail olduğundan yazıya çalıştı. Bebekte yalı komşusu olan Kadı Asker Mustafa İzzet Efendiden ta’lik meşk ederek icazet aldı. Numune olarak derç edilen yazı, ailesi tarafından Keçecizade Salih Fuat beye verilmiş, onun müsaadesi ile “Tarih hazinesi” adlı mecmuaya konmuştur.
Babasının Mercan’da ki camiinin minderinin kapusunda Kelime-i Tevhid yazılı bir levhası vardı. Mercan yangınında camii ile beraber yanmıştır. Şeyh Vefa türbesinin penceresi üstünde de bir yazısı vardır. 1874 (1291 H.) de Müşir Çerkez İsmail Paşazade Erkânı Harbiyye Yüzbaşısı Hüseyin Nâzım beyle (Paşa) evlendi. Üç  erkek, iki kız evlâdı oldu.

1895 (1313 H.) de vefat etti. Süleymaniye Camii Haziresinde babasının kabrinin civarına defn olundu.

Kabrinin Kitabesi (Sülüs)

“Sadrı esbak esseyyid Mehmet Âli Paşa merhumun kerimesi ve Piyade reisi sanîsi Hüseyin Nâzım Paşanın halilei muhteremesi hattatı şehire merhume ve mağfirün leha  Zahide Selma Hanım Efendinin ruhiçün rıza en lillâh el fatiha. 
Sene 1313 sevvedehu Vasfi”



Zihni Efendi  de diyor ki:

“ İşittiğimize göre asrımız zamanından bir de Zahide Selma Hanım vardır ki merhum Âli Paşa kerimesidir. Hüsni Hat ve edeb ile ma’rufedir. “
Habip Efendi “hat ve hattatan” da diyor ki:

“ Zahide Selma Hanım, sadrı merhum Âli Paşanın kerimei muhteremeleri olub hututı mütenevviayı eyu yazdıkları gibi ta’likde dahi merhum İzzet Efendinin mez’undur.

Mesacid ve tekâya ve  Hihanikahlarda ba’zı elvah ve hâsarları ru nüma ve kendileri iffet ve istikametle ruşenadırlar.”

Cilvenaz Hanımın nakledilebilen çalışmalarından...

2. CİLVENAZ HANIM

Hüviyetini tahkika imkân bulunamayan hattatlardandır.  

İsmine bakılırsa seraya, yahud kibar dairelerinden birine mensup olması muhtemeldir. 

Hilyei şerifenin ketebesi şu mısra’dır:

“ Ya Muhammed 
kıl şefaat 
ümmetindir 
cilnevaz“ 

Sene 1257 aslı, kitabçıların okur yazarlarından Raif Efendi de, görülerek Nurullah Pertev Bey tarafından fotoğrafla istinsa ve tevdi edilmiştir. “



3. FERİDE HANIM
Feride Hanım, Kastamoni  ulema ve şuarasından  Beharzade Hammamî Mehmet Raşit Efendinin kızıdır. 1837 (1253 H.) de Kastamoni de doğdu.
Feride Hanımın günümüze nakledilebilen nadir çalışmalarından...
Yedi yaşında Kur’anı Kerimi hıfz etdi. Babasından Arabî ve Farisî teallüm ve sülüs ve nezh temeşşuk etdi. “Tuhfei Vehbi” okumağa başladığı esnada şiire heves etdi. Bir müddet sonra babasının eş’arını tanzir etmeğe başladı. Yazıdan hicazet aldıktan sonra sekiz Mushafı Şerif ve Muhammediye yazmışdır.
Zaptiye Müşiri Bolulu İzzet Paşanın Divan Kâtibi olub bilâhare Zaptiye Meclisi Âzalığına tâyin olunan Kastamonili Ali Raif Efendi, Kastamoniye giderek Feride Hanımla izdivaç etdi. 1852 (1269 H.) birlikde İstanbul’a geldiler. Bilâhare Refikası ile beraber Batum’a gidüp avdetinde 1858 (1274 H.) de vefat etdi. Yirmibir yaşında zevcini gaip eden Feride Hanım fevkalâde müteessir olarak mersiyeler söyledi. Bir daha teehhül etmedi. Edebî tetebbuat ie meşgul oldu. 1871 (1288 H.) de ikinci deffa  müsin ve alil olduğundan uzun müddet kalamayarak Kastamoniye döndü. Babasının 1878 (1295 H.) de vefatından büsbütün müteellim oldu. İnziva etdi. Tarikatı Şabaniyeye mensub olduğundan evrat ve eskâr ile demgüzar oldu.

1903 (10 cumadelûula 1321 H.) de vefat etti. Kastamonide Yakub Ağa Camii haziresinde babasının ve annesinin yanına defn olundu. İki deffa Kastamoni niyabetinde bulunmuş olan Tırnakçızade Ziver Bey, Feride Hanım hakkında şu kıtayı söylemişdir:
“ Beharzadei  danişverin kerimesidir.
Sühan Şinasü hünerver  Faridetüleyyam
Nisanda ehli Sühan nadirattandır, anı
Hüda o pîri sühendane eylemiş in’am. “

Zevcinin yadigârı olan saati gaip olmasından dolayı pek ziyade teessür ederek şu gazeli söylemişdir:
“ Ah kim çıktı elimden koynumun zer saati
Hasretiyle kalmamıştır gönlümün hiç rehati
Yad gâri yâr idi, doğru gider gam har idi
Yirmibeş yıldan beru etmiş idim ünsiyeti

Zer gibi zerd ola ruyı, hem ayrı nakş ola
Mekr ile bigâneler yer eyledise sirkati
Yelkuvan veş ruzü şeb zevki içün çeksün te’ab
Soksun akrepler vücudün göre rencü mihneti
Kıldı rakksı felek çarh gibi sergerdan beni
Niçe dolaplar ile verdi bana çok zahmeti
Yekdürür zinciri zülfiyâr ile bend olması
Kayd olup derdü game çekmekten ise firkati

Ben Feride veş gamü mihnetle ferdim dehrde
Geçmedi âlâmsız bi’çarenin bir saati.


Servet Hanımın nakledilebilen çalışmalarından...
4. SERVET HANIM

Emine Servet Hanım -  Taifte ikamete memur iken vefat eden Esbak Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendinin küçük kızıdır. Annesi Fatma Zehra Hanımın babası, “Arpacılar Sofısı” denmekle ma’ruf Baçekapusunda Arpacılar Camii İmamı ve Vakfımütevellisi Hafuz Ahmed Efendidir.

Haydarpaşada hamam sahibi Âbidin Bey namında biri ile izdivaç etdi.

Evladı olmadı. Zevc Ümmi olduğundan imtizaç edemeyerek ayrıldı.

Annesinin vefatından sonra İstanbul’da kalmak istemedi. Medine de bulunan büyükbabası Ahmed Efendinnin yanına gitti. Orada kaldı. Vefat tarihi malûm değildir.

Muhsinzade Abdullah Beyden sülüs, nezh ve celî teallum ederek hicri 1289 senesinde icazet aldı. Dokuz hilyei şerife yazmıştır. “Çocuğum yoksa da vesilei rahmet olacak dokuz evladım vardır” dermiş.

Hilyelerden biri, Arpacılar camiindedir. Diğeri Şeyhülislam Turşusuzade Ahmet Muhtar Efendinin necibi esbak Adliyye Nazırı Necmeddin Molla Bey merhumda idi. Vaki’ olan reca üzerine Molla Bey merhumun damadı üstadı muhterem Ebulalâ Bey, fotoğrafını aldırarak, tevdi’eylediği gibi refikayı mükerremesi de Servet Hanımın tercümei halini istihsal etmişdir.

Son Hattatlar, Milli Eğitim Basınevi  1970, İbnül Emin Mahmud Kemal İnal

30 Kasım 2015 Pazartesi

Büyükbabam Abdülhakim Arvasi Üçışık

Büyükbabam Medresetül Mütehassisin Tasavvuf Müderrisi Merhum Esseyyid Abdülhâkim Arvasi-Üçışık'ın, “Sefinetul Evliya” adlı bir kitaba derc edilmek üzere kendisine sorulan soruları ve sorulara  cevaplarını havi doküman “Hal Tercümesi” adı ile “Büyük Doğu Yayınevi”nce tekrar basıldı. Bu vesile ile “Büyük Doğu Yayınevi”ne teşekkür ederim.

Ayrıca, kardeşim Prof. Dr. A. Hikmet Üçışık, büyükbabam hakkındaki hilaf-i hakikat bilgilerin yayılmasına mani olmak gayesiyle Merhum ile yapılan röportajı, “Hal Tercumesi” adlı kitabı, ana mehaz alarak Merhum Abdülhâkim  Arvasi  Üçışık’ın kısa biyografisini kaleme aldı.  Aşağıda, bu yazıyı, “ilk elden, en doğru bilgiyi” edinmek isteyen Aziz dostlarımızın ve ilgililerin bilgilerine arz ediyorum.

Ayşe Zahide Üçışık Arabacıoğlu

3 Kasım 2015 Salı

Sabır; korkaklık değildir!

Sabır; korkaklık değildir. Nasıl ki, çılgınlık da yiğitlik değilse...
Düşünmeli ki, bir kişinin yaptığı yalnız ona değil de bir çok kişiye sıçratılır. 

Üzüntü; şuuru kaybettirmemeli! 
En büyük sabırla hakikat yolunu göstermekten başka bir yola sapmamalı. Karşıdaki ne yaparsa yapsın, kışkırtıcılığın hangisine başvurursa başvursun, inanmış insan; hakikati “en güzel yolla” göstermeğe bakmalı. 

Kendi kendine çürümeye başlamış ve artık kokusu bile ortalığı kaplamaya yüz tutmuş bir dokunun üzerine varmamalı. 

Kirli suyu, insan üstüne sıçratmamalı. Bırakınız sinekler üşüşsün onun üstüne. Siz ışıl ışıl parlayan kaynaklara koşunuz.


Sezai Karakoç, Zafer Dergisi, Eylül 1983

N.F.Kısakürek'ten

Ezan
Ölürken aynı âhenk, salâ sesinden sızan:
Kulağıma doğduğum günde okunan ezan!

Hasret
Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda. (1975)

25 Ekim 2015 Pazar

İstanbul’un Balıkları

İstanbul korularının makbul kuşu nasıl bülbül ise İstanbul’un balığı da lüferdir. (Bi zamanlar!)

Hatta İstanbul’lular lüfer muhabbeti ile bilinir. Lüfer merakı ile tanınırlar.

Defneyaprağı, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana olarak isimlendirilen aynı familya balıkları, sonbaharda İstanbul boğazından geçiş yapar. Boğaziçinin göçmen özelliğinde olan bütün balıkları, ilkbaharda Karadeniz’e geçip, balıkçı tabiriyle “yaylaya” çıkarlar, sonbaharda ise beslenmiş ve yağlanmış olarak Boğaz’dan aşağıya Marmara’ya inerler.

Bu dönem balıkçılık açısından en hareketli ve balık mutfağı bakımından en bereketli dönemdir. Çingene Palamudu, torik olana kadar yakalanı, torik olunca tuzlu balık “lakerda” yapılır. Uskumru, kalkan, tekir, barbunya, sardalya, gümüş, levrek, kılıç, kefal, kırlangıç, karagöz, zargana, ispari, izmarit, mezgit İstanbul’un en çok bilinen balıklarıdır.

Ne yazık ki gün geçtikçe azalmakta ve artık istavrit, mezgit, hamsi ve denizanası dışında çok fazla deniz mahsulüne rastlanmamaktadır.

İstanbullu balıkçılar bir köpek balığı cinsi olan camgözden pek fazla hoşlanmazlar ama balıkları kaçırıp, balıkçılara imkân tanımadığı halde yunus balığı ise her zaman “uğurlu” sayarlar.

Şehirde kıyıdan olta balıkçılığı her zaman ve her dönemde yapıla gelmiştir. Ve Galata Köprüsünde, Boğaziçinin akıntı burunlarında yani Çengelköyünde, Arnavutköyünde, Kandilli de balık tutan İstanbul’lular, İstanbul fotoğrafının daimi bir pozu olmuştur.

Haluk Dursun, Şehir ve Kültür İstanbul,  Profil Yayıncılık, Ekim 2011

8 Mart 2015 Pazar

Yok öyle bir İstanbul!

On yıl öncesine kadar…

Ne zaman 
Emirgan Çınaraltında 
çayımı yudumlasam, 

" yok derdim içimden, 
en iyisi karşıya geçip 
çaya 
Kanlıca’da devam etmek..."

Benim için İstanbul’da yaşamak 
böyle 
tatlı bir 
salıncak keyfiydi 
sanki....
Bebek’te keyifle laflarken “haydi arkadaşlar, Samatya’ya!” deyip şevkle yerimizden fırladığımız bir şehirden söz ediyorum. Kadıköy’den geceyarısı kalkıp sabahı Fatih’te karşıladığımız bir şehirden…

Çoktandır, bu salıncakta sallanmıyorum. Hadi ben ağırlaştım. Fakat gençlere bakıyorum onlarda da yok bu canlılık. Çünkü şehir kompartımanlara ayrıldı. Her semt kendi sakinlerini içeriye kapattı, İstanbul dışarıda kaldı. 

***Şimdi içinizden birine neden İstanbul’da yaşamaktan yakınıp duruyorsun”? diye sorsam, hiç duraksamadan bir bir sayıp dökmeye başlar. 
Hepsi de elle tutulur şeyler, apaçık biçimde can sıkan şikayetlerdir. Ama “İstanbul’u neden seviyorsun?” dediğimde uzun uzun düşünülür. 

Yutkunulur. 

Kelimeler birbirini izlemekte zırlanır. Sadece bu halimiz bile çok şey anlatır. Sonraya klişe  cümleler gelir ya teorik güzellemeler. 

Çoğu zaman da nostaljiye sığınılır. Yirmili yaşlardaki gençlerin bile çok sağlam bir İstanbul nostaljisi var. Yani bu şehir, artık herkes için kaybolmaya yüz tutmuş fakat şiddetle özlenen uzak bir yurt!


“Hayır, doğru değil bütün bunlar!” deyip kendimizi kandırmayı sürdürelim mi? 

*** Bir de şu soru var… dolu dolu ve içimizden gelerek “İstanbul dediğimiz yer sahiden neresidir?

Ataşehir mesela, Beylikdüzü falan… buralar İstanbul olabilir mi? Buralardan hayata “İstanbul Hayatı” diyebilir miyiz? O semtleri sakinlerinin hayat tarzıyla birlikte yerinden söküp çıkarsak ve Kuala Lumpur’a, Londra’ya Sao Pauloya götürüp yerleştirirsek, yabancı kalırlar mı? Fakat İstanbul’a yabancılar! Yani diyeceğim… bu şehri bir bütün olarak sevmeye kalkmak palavradır. Yok öyle bir şehir! Varlığını iddia etmek, “hakiki İstanbul’a ihanettir.”


Haşmet Babaoğlu, 14 Şubat 2015, Sabah Gazetesi

İstanbul Türkçesi





Gecesi 
sümbül kokan 

Türkçesi 

bülbül kokan 

İstanbul.



(Necip Fazıl Kısakürek)


Bugün neredeyse konuşanı kalmamış olan İstanbul Türkçesinin kendisine has bir musikisi, telâffuzu, özel vurguları, değimleri ve atasözleri vardı. Abdullah Suphi ile Halid Ziya bir gün Paris Metrosunda karşılaşır, nicedir özledikleri anadilleriyle koyu bir sohbete dalarlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelir, maruz görülmesini rica ettikten sonra, öteden beri dillerin musikisi ile ilgilendiğini ve yol boyunca hangi dille konuştuklarını çok merak ettiğini söyler. Türkçe olduğunu öğrenince “şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis” olduğunu belirterek şöyle devam eder: “eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor; zira lisanınızın bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder.”

Divan şairleri çok çeşitli ve zengin kaynaklardan beslenen bu Türkçe’yi asırlar içinde kazandığı bütün nüansları ve incelikleri ile kullanmayı iyi bilir, sesine büyük bir ustalıkla hükmederlerdi. Eski şiir, devlet çapında yaygın olmakla beraber, esas itibariyle İstanbul’un sesi ve şiiriydi:

Ölsün mü neylesün olan aşufte hüsnüne
Kurbanın olduğum seni sevmek hatâ mıdır?
(Nahifi)

O gül endam bir şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.
(Enderunlu Vâsıf)

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
(Mahir)

Gel söyleşelim cümle geçen demleri cânâ.
(Sâmî)
….
Ağlatmayacaktın, yola bakdırmayacaktın
Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma
(Esrar Dede)

Diyen şairler, İstanbul’da derinliğine yaşanmış aşkları İstanbul Türkçesinin en süzülmüş şekliyle dile getirmişlerdir. Bakî, Nâbî, Nedim, Şeyh Gâlip, Enderunlu Vâsıf, İzzet Molla gibi şarilerin şiirlerini bezeyen bağlar, bahçeler, serviler, çınarlar, lâleler, güller, nergisler, sümbüller İstanbul’un şehir estetiğini, iklimini ve tabiatını yansıtır. 

Eski şiire aşina olanlar, mesela:

Sen bî-haber hayalin ile gûşelerde biz
Tâ subh olunca hergice ayş-ü dem eyleriz
(Nedim)

Kadem kadem gece teşrifi Nailî o mehin
Cihan cihan elem-i intizâre değmez mi?
(Nailî)

Nâbî hayâl-i şi’r dahi şeb bulur nizâm
Her bezm-i râz çün bulur üslûb şeb-be-şeb.
(Nâbî)

Gibi söyleşilerinde İstanbul’un büyülü gecelerini hissederler. Yine de İstanbul’u anlayabilmek için:

Ko kafes nâlisini name-i pey-der-peye gel
Râygân dinleyelim bülbülü İstinye’ye gel.
(Şeyhülislam Yahya)

Göksu bir nâhoş hava şimdi
Çubuklu pek zihâm
Sevdiğim tenhâca çektiysek mi sa’dâbâd’e dek.
(Nedim)

Gice Kandilli’de gök kandil olup ol meh-rû
Mâh-tâb eyleyerek eyledi azm-i Göksu.
(Esrar Dede)
Beşir Ayvazoğlu, Şehir ve Kültür İstanbul, Ahmet Emre Bilgili, Ekim 2011, Profil Yayıncılık

4 Mart 2015 Çarşamba

"ÇOBAN" ADIYLA BAŞLAYAN KIYMETLİ BİTKİLER

ÇOBAN PÜSKÜLÜ

Çoban Püskülügiller familyasından bir bitki türü. Yurdumuzun bazı bölgelerinde bu bitkiye, yapraklarının parlak renginden dolayı Işılgan ve dikenli Pirel adları da verilir.

Çoban Püskülü genel olarak bir ağaçcık ise de bazı bölgelerde gelişerek 10  m ye kadar yükselebilen bir ağaç halini alabilir. Genç sürgünleri parlak yeşil yaprakları yaz-kıiş yeşil, sarmal dizilişli kısa saplı, derimsi kenarları dalgalı ve dikenli dişlidir. 

Çiçekleri küçük, kirli ak bazen kırmızımsı renkte demet halindedir. Kırmızı meyveleri 4 çekirdeklidir. Genel olarak orta Avrupa Balkanlar Türkiye Kafkasya,  Kuzey İran ve Akdeniz ülkelerinde,  orman ve çalılıklarda yetişir. Yurdumuzda ise bütün Karadeniz kıyı ormanları ile  Güneyde Amanos dağları ve ormanlarında yetişir. Bu cinsin bir türü Güney Amerika’da 18 ile 30 enlem daireleri arasında, özellikle Paraguay ve Güney Brezilya’da yetişir. Yapraklarında kafein bulunduğundan, bunlardan bu bölgede “ Paraguay Çayı” yapılır.




ÇOBAN TARAĞI

Tarakotugiller familyasından bir bitki cinsi. Yurdumuzda yetişen bazı türlerinin dikenli kapitulunlarını, örücüler yün kumaşları kabartmak için kullandıklarından bu bitkiye fesçitarağı adı da verilmektedir.

Bu bitki cinsinin yurdumuzda doğal olarak, dere ve hendek kenarlarında, orman açıklarında yetişen türleri vardır. Hemen hepsinin genel yayılma alanı Avrupa ve Ön Asya’dır.



ÇOBAN DEĞNEĞİ

Karabuğdaygiller familyasından bir bitki türü. Kültür bitkileri ile birlikte çok yayılmış, tropik Amerika, Güneyafrika, Madagaskar ve Hindistan’dan başka Dünya’nın hemen her yerinde yetişen kozmopolit bir karakter almıştır. 

Tarla ve yol kenarlarında yetişir. Yıllık, sürüngen, oldukça sık dalla sapsız yaprakları, sövü ya da mızrak biçiminde ve tam kenarlıdır. Çiçekleri küçük ve yeşilimsi ak renktedir. 

Çoban değneği çok eskiden beri tanınan tıbbi bir bitkidir. Akciğer veremine, böbrek hastalıkları ile romatizmaya, mide ve bağırsak kanamalarına karşı kullanılmıştır.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:12, sayfa: 80, 1964

Taflan, Susam


TAFLAN; GÜLGİLLER FAMİLYASINA GİREN linn türüne bağlı yaprağını dökmeyen bir ağaçcıktır. 

Boyu 3 metre ve daha fazla olabilir. Ana yurdu Güneydoğu Avrupa’dan Hazar denizinin güney kıyılarına kadar uzanan şerit içindedir.

Karadeniz kıyı ormanlarında bol miktarda eskiden beri Avrupa, Anadolu ve komşu ülkelerde süs bitkisi olarak kullanılmaktadır. 

Çoğunlukla bahçe ve parklarda, yeşil çit olarak yetiştirilir.

Budamaya dayanıklıdır. Yavaş gelişmekle beraber uzun ömürlüdür. Saksı içinde yetiştirilerek evlerde süs bitkisi olarak da kullanılmaktadır. Dalları narin yapılı olup bazı çeşitleri dikene bazı çeşitleri top biçiminde gelişir. Etli, derimsi, üzerleri parlak yaprakları diri ve koyu yeşil renkli,  kısa saplı uzunca oval mızrak biçiminde, kısa uç kısmına doğru daralan şekilde ve kenarları çok hafif ince testere dişlidir. Çiçekleri küçük ve beyazdır.

SUSAM

İki Çenekliler sınıfının susamgiller familyasından, sıcak bölgelerde yetişen, bir yıllık yağ veren otsu bir bitkidir. 

Dünya’da en çok Hindistan’da, Mısır, Çin, Sudan, Meksika ve Türkiye’de yetişir.

Doğu ülkelerinden Afrika’ya oradan İspanya’ya, İspanya’dan da Avrupa’ya yayılmıştır. 

Türkiye’de daha çok Güney ve Güneybatı bölgelerinde “en çok Antalya, Muğla, Adana, İçel, Aydın, İzmir, Çanakkale ve Manisa” yetişir.


Türk Ansiklopedisi, Cilt:30, sayfa:2-3, 1981

Zerdeçal, zerdeçav, zerdeçöp, zerdeçop veya zedeçup


Zencefilgiller: familyasına bağlı curcuma cinsine giren çok yıllık, kök saplı bitkilere ve bunların şişkin kök saplarından çıkarılan çeşni verici veya boya olarak kullanılan maddeye verilen ad.

Çoğunun ana yurdu güney doğu Asyadır. Yabani florada yetişenlerin kısa ve kalın bir gövdeleri vardır. Kültüre alınanlarda bu gövde kısmı olmayıp yaprakları taşıyan saplar doğrudan kök saplardan çıkar ve 3 metreye kadar dikine boylanır. 

Yaprakları 60-75 cm uzunluğa 30 cm genişliğe varan büyüklükte olup diplerinde kukuletayı andıran ve çoğunlukla değişik renklerde olan bürgülerden nadiren çiçek çıkarıcı. 

Çiçekler bir sap etrafında, salkıma benzer biçimde, fakat kiremit gibi üst üste dizilmiş olarak bulunur ve gösterişlidir. 40 kadar değişik türü bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi curcuma olup kurutulmuş kök saplarından hint safranı adı verilen çeşni verici ve boya olarak kullanılan bir madde çıkarılır. Bu sarı madde aynı zamanda laboratuvarlarda bir endikatör olarak da kullanılır.


Türk Ansiklopedisi, 33.cilt, sayfa 484, 1984

İstanbul’un Su Yolları, Kemerler, Bendler ve Maksemler

Sultan 2. Mehmed’in şehrin fethinin hemen arkasından su tesislerini  ihyâ ettiği ve burada 40 çeşme denilen çeşmelerden su akıttığı yolunda bir kayda rastlanmamakta ise de 40 çeşme denilen tesislerin daha sonraları yapıldığı bilindiğine göre, bu tenâkuz halligereken bir mesele olarak kalmaktadır. Osmanlı devrindeki su teşkilâtı başlıca 3 büyük şebeke halinde gelişmiştir.

Bunlardan en eskisi Halkalı, 2. Kırkçeşme, 3. İse, Beyoğlu tarafının suyunu t’emin eden Bahçeköy veya Taksim su şebekesidir. Halkalı suyu şehrin Garb ve Şimâl’i  Garbîsinde Avas köyü, Şıfıtburgaz, Davutpaşa ve Çicoz Çiftliği havâlisindeki sâhalarda toplanan menbâğ sularından meydana gelmiştir. Esâsı belkş Mehmed2. Nin devrine kadar inen bu t’esis müteakip devirlerde devamlı olarak genişletilmiş ve bu tevsî ameliyesi onsekizinci asır içlerine kadar devam etmiştir. Halkalı suyunun zamanla teşekkül eden müteaddid kolları Fâtih,  Turunçlu, Bayeziıd, Ebussu’ûd, Atik Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa, Süleymaniye, Cerrahpaşa, Sultan Ahmed, 1.Saray, Kasım Ağa, Köprülü Mehmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Beylik “Mahmud 1.”, Nuruosmaniye, Laleli “Mustafa 3.”, Kışlalar, Mihrimah adları ile ayırd edilmektedir.

İstanbul’un büyük külliyelerinin suları bu tesislerden t’min edildiğinden buna “Cevâmi-i Şerîfe Suları”da denilmektedir. Halkalı suları muhtelif kaynaklardan toplanmış ve itinalı inşâ edilen Kârgir su yolları vasıtası ile içine dağılarak, icap ettiğinde su terazileri vasıtası ile yüksek noktalara basınçla çıkmaları sağlanmıştır. Halkalı suyunun Süleymaniye ve Saray kolu denilen bir kolu şehrin en eski su te’sisi intibaını vermektedir.

Yirmi santimetre kutrunda künkler ile başlangıcından itibâren şehre doğru uzanarak yolunda bâzı ilâve suları “katma” almakta ve ma’zul kemer “halk arasında mazlum kemeri) nden geçmektedir. Bu kemer 104 m. Kadar uzunluğunda, beşi tek katlı diğerleri çift katlı onbir gözden ibâret, ortada 4,65 m kalınlığında ve 13,85 m yüksekliğinde, muntazam kesme taş bloklarından inşâ edilmiş, geç devirlerde kısmen tuğla tamirler ile takviye olunmuştur.

İslam Ansiklopedisi,5-2.Cilt, sayfa 1214, Milli Eğitim Basımevi, 1968

Türk Kadınına Şiir


Kahraman vermektir, görevin yurda,
Ninnine tarihin sesi karışsın

Bağlısın sen ezelden ana yurda;
Ninnine tarihin sesi karışsın

Mukaddes varlıksın, çünkü annesin;
Tarihe sor, sana, neslini desin;

Söyle Türk Kadını, söyle nerdesin?
Gel artık atın yarışsın.


Kaplan Kural

7 Ocak 2015 Çarşamba

İstanbul’da Artık “Kar” Dahi Tutmuyor?

20. katta: kar, 
10. katta: yağmur var!

İstanbul’da kar yağıyor. Hava çok soğuk fakat benim bulunduğum Anadolu yakası Kadıköy’de Feneryolu Göztepe ve Erenköy de kar tutmuyor. Lapa lapa kar yağmasına rağmen daha önceki senelerde kar yağdığı zaman mutlaka tutar, çocuklar karda oynarlardı. Çok değil bir kaç sene evvele kadar.

Bugün torunlarıma cevap vermekte zorlanıyorum. Torunum Sude çocuk kafası ile “kar geliyor ama aşağı inerken yağmur oluyor” diyor ve üzülüyor, niçin kar yere değmiyor diye...

Benim görüşüme göre “50 katlı binalar yapılırsa tabii ki kar tutmaz, yazık! Yazık!"  

Büyük binalar kendileri ile birlikte sokağı, hatta gökyüzünün bir bölümünü dahi ısıtıyor ya da havayı hapsediyor. 3 katlı bina yıkılıyor yerine en az 8,  arsasına göre de 16 katlı yapılıyor. 

Bunların sızısını kim hisseder, sorumluluğunu kim taşır? Belediyeler? Kim çocuklara cevap verecek? Biraz insaf! Her şey para değil! Dengeleri bozmayalım. Heyhat! ne yazık ki bozduk, hem de çok bozduk... 

Mimarlarımız, Mühendislerimiz, Kentsel Dönüşümcülerimiz; gelecekte çocuklarımızın eline kar değsin istemez misiniz?

Ayşe Zahide Arabacıoğlu, İstanbul, Ocak 2014