Bu Blogda Ara

20 Aralık 2014 Cumartesi

Çanakkale Şehidinin son Mektubu

Mektubu yazan: İhtiyat Zabit “Yedek Subay” Namzedi Edhem, İstanbul Hukuk Fakültesi Son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıd Numune Mektebinde öğretmendi. 1912
1.  Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşında bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir.  Şehid Muallim Edhem, Niğdenin “and-ulus” “Hacı Abdullah” köyünde 29.02.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915 te şehit  olmuştur. Birliği 3.Kolordu, 57.Alay, 2.Tabur, 6.Bölük
2.  Şehit Edhem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler.  Mektupta bahsi geçen kardeşi Halil 22 yaşında olup, Çanakkale’nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında öğrenci, Kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, süt kardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3.  Mektupta bahsi geçen Divrin; annesinin doğduğu Niğde’nin bir köyüdür.
4.  Mektupta adı geçen kardeşi Halil 1894 te ağabeysi ile birlikte Çanakkale savaşına katılmış,  Kirde köyü ilerisinde Ziğindere’de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet teşkilatında çalışmış komiser olarak emekli olmuş, 1948’de vefat etmiştir.


 Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin ovası gibi güzel, yeşillik bir ağacın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sâyesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş rûhumu bir kat daha takviye etti. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden  mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedâ ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaprakları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla bana tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekâlâ, dedim.
Aldım baktım, sütlü çay…
-Mustafa, bu sütü nereden Aldın? Dedim.
- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
- Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
- İşte onun çobanından on paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum; ben vâlidemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Dedim.

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Valide kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin âheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat Valideceğim,, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.  Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudât onu, o mukaddes sesi dinliyordu.Ezan bitti, O dereden ben de abdest aldım, cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün Dünya’nın dağdağa ve debdebelerini unuttum.

Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

-     -  Ey Türklerin Ulu Allahı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hâlkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

“Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle,  ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün mahfeyle!” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünya’nın en güzel yerleri burası imiş! Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir’e mektup yazdım.
Valideceğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu Dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yanlız zaman ister.

Valideceğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
Oğlun Hasan Edhem, 4 Nisan 1331 ( 17 Nisan 1915)"
(Türk Petrol Vakfı Armağanı, İstanbul 1986)

AŞI

HİKAYECİK
Yazan: Ruşen oğlu Naci Aydın, 25 Mayıs 1951

Çocukluğum sıralarında sık sık önünden geçtiğim geniş, verimli bir meyve bahçesi ve bahçenin, konuşmasından büyük haz duyduğum emektar bir bakıcısı vardı.

Bahçeye her uğrayışımda bu emektar bakıcı bana geçmişin masallarını anlatır, bazen bahçenin o dolgun, leziz, kokulu meyvelerinden tattırır beni memnun bir halde uğurlardı.

Zaruretler icabı uzun bir ayrılıktan sonra o yere döndüğüm gün ilk uğradığım o meyve bahçesi oldu. Fakat gördüğüme bahçe o bahçe, bildiğim bakıcı o bakıcı değil gibiydiler.

Meyve ağaçları yarı kurumuş, bazıları yerlerinden sökülmüş, bakıcının beli bükük, eli alnında kederli bir halde buldum. Elini öperek bu değişikliğin neden ileri geldiğini sordum. 

Yaşlı adam;
-        - Ağaçlarımın cinsi değişti. Eski ağaçlarımı nerede bulup ta sana o eski meyvelerden tattırayım, dedi.

Ben merakla sordum.
-        - Acaba bu hal nasıl oldu? Anlatsana bana!
-        - Anlatayım oğul. Günün birinde ağam, bilmem; neye kanarak, şu gördüğün ağaçların her birini yabancı diyardan gelme çeşit çeşit meyve aşıları yaptırdı. Bu aşılardan ne çıkacağını günlerce merakla ve sabırsızlıkla bekledik. Ağaçlar tomurcuklandı, çiçekler açtı. Ve nihayet meyveler olgunlaştı. Evet olgunlaştı, ama nerede o canım eski tat, hangi meyveyi ısırsam bir acılık duyar, içinde de kurtlar görürdüm. Yeni çıkan bütün dallar çarpuk çurpuk cılız ve hastalıklı… Yıllardır çaresizlik içinde uğraşıp duruyoruz.

İhtiyarın gözlerinde yaşlar belirerek mırıldandı:

-        - Bakıyorum ağaç elma ağacı ama… Elma o elma değil.

E b a b i l l e r




Baharın habercilerinden ebabiller, tiz çığlıkları ile baharda gökyüzünü kaplarlar. Başımızı kaldırıp bakmamız yeterli! Yaz akşamlarında kalabalık sûrûler halinde çığlık çığlığa uçarak böcek yarışına girerler.

Ebabil Arapçada “bölük, sürü, sürüler” manasına gelir. Ebabiller uzun sivri kanatları ve çatal kuyrukları ile kırlangıçlara benzerler. 

Bu durumda ebabili kırlangıçtan nasıl ayırt edeceğiz? Öncelikle ebabil, kırlangıçtan daha büyüktür. Boğaz bölgesi dışında bütün vücutları siyah tonlardadır. Kırlangıçların aksine kanatları daha uzun, daha dar, daha sivridir. Kuyrukları daha kısadır. Uçarken kanatlarını gergin tutarlar ve daha hızlı uçarlar.

Ebabil Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında bulunur. Türkiye’ye ise bir yaz göçmenidir. Nisan ayında üremek için ülkemize gelirler ve Ağustos ayında yavrularını uçurduktan birkaç gün sonra kışı geçirmek için Afrika’ya geri dönerler.

Türkiye’de yaygın olarak Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde bulunan ebabilleri; bir ağacın dalında tünerken elektrik direğinde otururken ve yerde gezerken göremezsiniz. Çünkü çengel ayakları tünemek için uygun değildir. Ebabillerin ayakları çok kısadır, hatta türü ismini Latince ayaksız anlamına gelen APUS kelimesinden alır.

Gülden Atkan, 
Kuş araştırmaları Derneği Eğitim Birimi, Kök Yayıncılık, 
Çoluk Çocuk Aylık Ana-Baba Dergisi, Mayıs 2007, Sayı:70

(*)

Ebabil kuşları uyku ihtiyaçlarını gidermek için kesinlikle yeryüzüne inmemektedirler. Gökyüzünde, uyku ihtiyacını gideren bu kuşlar bu özellikleri ile gerçekten hayret edici bir kuş türü olma özelliği taşımaktadır. Bunu dışında yeme – içme ve çiftleşme durumlarını da gökyüzünde gerçekleştirmektedirler.

9 Kasım 2014 Pazar

Torunlarım için “dokunacakları topraklar, sarılacakları ağaçlar” istiyorum!

Bu fotoğraf; blogtaki tüm fotoların da olduğu gibi,
"temsili" fotoğraftır. Blogta kişisel hiç bir
fotoğraf kullanılmamaktadır. 
Üç yaşındaki küçük torunum Sûde ile toprakla uğraştık bugün... 

Sûde elmasını yedikten sonra, elmanın çekirdeklerini çıkarıp, bir kalem yardımıyla toprağı kazdı, çekirdekleri ekti. Toprağı kapayıp suladı, bu yaptığı işe pek ama pek çok sevindi.

Bunun devamını getireceğimizi, yarın da diğer meyve çekirdeklerini bahçeye ekeceğimizi söyledim. Bu sayede ben de toprakla uğraşıyorum, Sûde de toprağı keşfetmiş oluyor. Öğrete biliyorsam toprağı ve sevdire biliyorsam, ne saadet benim için!

Biz millet olarak toprağı bahçeyi unuttuk, unutturulduk. 

Çocuklarımız betonlar içinde büyüyor. Rant uğruna yetişmiş ağaçları kestik, toprağa betonlar diktik. 50 katlı siteler yaptık. Bunlarla öğündük. Gazetelere çarşaf çarşaf satış ilanları verdik. 

Nedir bu zevksizlik, çirkinlik. Hiç mi gelecek nesilleri düşünmüyoruz. Her şey rant mı? Nerede bunlara ruhsat veren Belediyeler, Mimarlar, Üniversiteler?
Köylere bile apartman yaptık. 
Bitirdik toprağı, yazık, yazık! Yağmur az, kar yok neredeyse!
Hey hat geçti geçti artık! 
O ağaçları diken ecdadın kemikleri sızlıyordur. Onları rahmetle yad ediyorum. 

Bu ağaçları sökenleri, bu yüksek binaları yapanları, yaptıranları gelecek nesil ne ile anacak?

Ağaç dikenlere rahmet dilerken, ağaç sökenlere ne diyeyim bilemedim. Şu anda oturduğum bahçede otopark uğruna bir çok ağacın kökleri zedelenmiş. Bunlar asırlık eski ağaçlardı. Bu binayı yapan mimar bilmiyor muydu? Yeter biraz saygılı olalım! 

Çocuklarımıza dokunacakları topraklar ve sarılacakları ağaçlar bırakalım…

(Zahide Üçışık Arabacıoğlu, 17.4.2014-Perşembe)

4 Kasım 2014 Salı

Yaşlı Bakımında Dikkat Edilmesi Gerekenler


Evde Yalnız Bırakılmamalı!

·         Yaşlılıkta hafızanın zayıflaması, unutkanlığın artmasına sebep olabilir. Bunun için yaşlıları daha öncesine göre daha fazla yazarak, not alarak yaşamaya alıştırmak gerekebilir.

·         Psikolojik temelli ihtiyaçlar olan sevgi, saygı, kabul görme, güven, sosyalleşme gibi ihtiyaçları da göz ardı edilmemelidir.


Yaşlılıkta psikolojik ihtiyaçların karşılanması son derece önem kazanır.

Evde yaşlı bakımında özen gösterilmesi gereken en önemli hususlardan biri de evde yalnız bırakılmamasıdır. Hastalıkların oluşması ve ilerlemesi bununla bağlantılı olabilir. 

Yalnız kalan yaşlı kendini dinlemeye başlar, hastalık hastalığı gibi durumlar ortaya çıkabilir. 

Mümkünse arkadaş ortamları oluşturulmalı,  çevre ile bağlantısı devam ettirilmelidir.
Didem Seymen, 19 Ekim 2014 Sabah Gazetesi.

25 Ekim 2014 Cumartesi

DAHA ŞANSLISINIZ!

Eğer bu sabah sağlıklı kalktıysanız;
Savaşın tehlikesini şahsen yaşamadıysanız,
Hapis olmanın çaresizliğini hissetmediyseniz
Veya
Açlığın semeresini çekmediyseniz
ELLİ MİLYON İNSANDAN, DAHA ŞANSLISINIZ.

Buzdolabınızda yiyecek, sırtınızda giyecek,
Başınız üstünde çatınız var ise
Dünya'da ki insanların %75'İNDEN DAHA ŞANSLISINIZ.

Bankada paranız, cüzdanınızda paranız varsa
Dünya'da ki %8 zengin insanların arasındasınız.

Bu yazıyı okuyabiliyorsanız;
Okuma bilmeyen
2 TRİLYON İNSANDAN, DAHA ŞANSLISINIZ.

Bu kadar ŞANSLI olduğumuza göre daha anlayışlı ve paylaşıma açık olabiliriz. 

Ve  çocuklarımızı bu vasıflarla yetiştirebiliriz.

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul….

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahrete perdelik….
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır’at
Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kır’at….
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?
Hayatta canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet….
O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul
İstanbul….

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni Dünya’dan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar….
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ut gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir ”Katibim”i…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak…
İstanbul,
İstanbul….

Bu fotoğraflar için Fotoğraf Sanatçısı
Sayın Sema Karlıova'ya teşekkürlerimle
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adâda rüzgâr! Uçan eteklerden sorumlu…
Her şafak hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar…
Gecesi sümbül kokan, Türkçesi bülbül kokan
İstanbul, İstanbul….



Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 1958

Elbirliği İle Kurulan Düşkünler Evi

Darülaceze


Yüz on sekiz yıllık Darülaceze! Padişah Sultan Abdülhamit Han (cennet mekân) tarafından yaptırılmıştır. 

Abdülhamit Han dil, din, ırk gözetmeksizin dilencilere, sokakta yatan evsizleri ıslah ederek bir araya toplayıp sanat sahibi yapmak, bilhassa yaşlı kimsesizlerin kalabileceği ömürlerini huzur içinde geçirmek maksadıyla şehirde bir Darülaceze “Düşkünler Evi” kurulmasını emreder. 



Ancak müessesenin inşaatı için para temin etmek gerekmektedir.

15 Ekim 1890’da toplanan Meclisi Mahsus-i Vükelâ bu işi yapmak üzere emin kişilerden bir heyet kurulmasına karar verir.


İnşaat masraflarını karşılamak için yoksullar hariç, bütün şehir ve kasabalarda yaşayanlardan ikişer kuruş alınması düşünülür.






Sefir eşleri yardım toplamak üzere Beyoğlu’nda bir dernek kurmaya karar verir. 



Sultan Abdülhamit Han da özel eşyalarını, müzayedeye çıkarttırarak 7.000 altın lira gelir sağlar, 10.000 lira da bağış yapar.






Böylelikle temin edilen inşaat parasıyla 6 Ekim 1892 tarihinde 21 koyun kesilerek Darülacezenin temeli atılır.


1895’te resmen açılır.

Tam 118 yıldır şefkate açılan bu müessesede 3 dine ait ibadethanelerin bulunması da Darülacezenin önemli ayrıcalıklarındandır.

29 Eylül 2014 Pazartesi

ışık üstü ışık yani nur

Benim anladığım ışık üstü ışık yani nur, 
gün ışığı ile değil ancak gece karanlığı ile ifade edilebilir. 
İçimin zindanı demekte ki muradım, 
işte bu zindanda ışığı bulmamdandır. 
Yoksa öbür türlü aydınlık bayram yerinde eğlenen çocukların anladığı gün gibidir.
(Necip Fazıl KISAKÜREK, Nuri Pakdil-Konuşmalar 7 Eylül 2014, Haşmet Babaoğlu’nun köşesinden)

Yaşamaya Dair

Yaşamaya zaman ayırın, başarının bedeli budur.
Düşünmeye zaman ayırın, gücün kaynağı budur.

Gülmeye zaman ayırın, ruhun müziği budur.
Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın, zevklerin en büyüğüdür.
Nazik olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur.

Goethe

Ayna

Bu dünyada kimse kimsenin dilinden kurtulamaz. 
Dile düşenin tek çaresi sabretmektir.
Şirazlı Sadi


Altın Saplı Kakma İşlemeli Fildişi Ayna, 16. yüzyılın başlarında Osmanlı döneminde (yaklaşık 1299-1923 ) muhtemelen Bursa veya İstanbul Demirinden üretilmiş..

20 Eylül 2014 Cumartesi

Kurban Bayramındaki Hassasiyetlerimiz

Çemberlitaş'ta Kurban Bayramı Eğlencesi GRAVÜRÜ  (Viyana Kütüphanesinden)
Kurbanın mahiyeti,  vücubu, hikmeti, teşriiyesi

1:  Kurban, Allah Taalâya takarrüb için kurban niyetiyle kesilen hususî hayvandır. Kurban bayramında böyle hak rizası için kesilen kurbana “udhiyye” bunu kesmeye de “tazhiye” denilir.

2:  Kurban bayramında kurbet niyetiyle kurban kesmek; hür, mukim, Müslim, zengin olan kimse için bir vecibedir. Zenginden maksat, haceti asliyesinden başka namî olsun olmasın en az iki yüz dirhem gümüş miktarı bir mala malik olan, ya’ni; sadakai fıtır ile mükellef bulunacak kimsedir. Eyyamı nahirde kurban kesmeye kadir olan kimse kurban kesmeyip te bilâhara fakir düşse bu baptaki vücub uhdesinden sakit olmaz.

3: Kurban kesmekle mükellefiyet için İmamı A’zam ile İmam Ebû Yusuf’a göre akıl ve bülûğ şart değildir. Binaenaleyh zengin olan çocuğun veya mecnunun malından velisinin kurban kesmesi lazımdır. Bu çocuk veya mecnun, bu kurbanın etinden yer mütebakisi de elbise gibi aynından istifade edecekleri bir şey ile mübadele edilir.

Fakat İmam Muhammede göre akıl ve bülûğ şarttır. Binaenaleyh çocukların ve mecnunların mallarından kurban kesilmesi icap etmez. Müftâbih görülen de budur. Velileri kesecek olsalar parasını zamin olurlar. Şu kadar var ki bir kimsenin kendi malından çocuğu namına kurban kesmesi memduptur.

“İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre kurban, vacip değil sünneti müekkededir.”

4: Kurban vecibesi hak yolunda fedakârlığın bir nişanesi Allah Taalânın verdiği ni’metin bir şükranesidir. Bunun neticesi de sevaba nâiliyyet ve bir takım belâlardan masûniyettir.

Maahaza insanların ihtiyaçları için her gün yeryüzünde yüz binlerce hayvan kesiliyor. Fakat bunlardan yalnız halleri, vakitleri yerinde olanlar müstefit oluyor. Kurban bayramında ise hak rizası için bir kısım hayvanat kesiliyor, bunların etlerinden, derilerinden bir çok muhtaçlar da istifade ediyor, iktisadî bir mes’ele, dini ve ahlâkî bir mahiyet alıyor. Şahsî menfaat yerine âmme menfaati kaim oluyor. Binaenaleyh kurban kesilmesi, Müslümanlığa has pek insanî, bir fedakârlık demektir.

5: Kurban kesilmekle kesilen hayvanların miktarı pek artmış olmaz. Belki kurban kesildiği günlerde kasaplar için kesilecek hayvanların sayısı azalır, o günlerde yine mutat vechiyle kesilmiş olur.

Kurbanın kesilecek vakti:
1: Kurbanın kesilecek zamanı, eyyamı nahrdır, ya’ni: kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilmesi eftaldir.
2: Kurbanlar, kıbleye karşı yatırılarak “Bismillâh, Allahu Ekber” diye kesilir.

Kurbanın eti ve derisi hakkından yapılacak şeyler:
Nezri  tariki ile olmayan kurbanın etinden sahibi zengin olsun olmasın yiyebileceği gibi fakir olmayan kimselere de yedirip ve dağıtabilir. Fetva bu vechiyledir. Mamafih hiç olmazsa üçte birini fakirlere tasadduk etmelidir. Meğer ki orta halli bulunan kurban sahibinin nafakasını te’min etmekle mükelled olduğu kimseler çok bulunsun o halde kurbanın etini onların yemeleri için alı koyabilir, bu menduptur.

Kurbanın postu tasadduk olunur veya ondan seccade veya evde kullanılacak bir şey yapılır. Kesilmeden evvel yünlerini kırpmak mekruhtur.


Büyük İslam İlmihali, Yedinci Kitap, Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul 1956

15 Eylül 2014 Pazartesi

Sakin bir ibadet yeri: Rüstem Paşa Camii

Mimar Sinan’ın araştırmalarında, mekân kompozisyonunda yeni bir adım atarak yeni bir plan uyguladığı camii, Eminönü Mısır Çarşısı yanında, canlı bir ticaret merkezi ve kalabalık gürültülü bir çarşı ortasında “sakin bir ibadet yeri” sağlamak için fevkanî olarak yapılmıştır. 

Aslında bir küllüye halinde olup, üç katlı hanları, çifte hamamı, kervan saray ve mahkeme binası ile bodrum ve bir çok dükkânlarla birlikte çok güç bir yerde büyük bir ustalıkla planlamıştır. 

Aynı zamanda çukurdan kurtarıp, Haliç’e hâkim bir yere oturtmak için Sinan bu camii çarşı bodrum tonozları üzerinde altı metre yükseklikte, doğu ve batıda iki merdivenle çıkılan, avlusuz bir yapı olarak düşünmüştür.
                

Dıştan sade ve süslemesiz 

görülen Rüstem  Paşa Camii’nin

asıl zenginliği, son cemaât 

yerinden başlayarak iç mekânda 

gittikçe artan çini süslemelerde 

kendini  belli eder. 





Bu ölçüde ve 

zenginlikte çini süsleme 

Türk mimarisinde yalnız 

bu camiide görülür. 





Örtü sistemine kadar bütün duvarlar, mihrap,mahfiller, payeler, kemer dolguları, kubbe geçişleri hep çini kaplamalıdır. 

Buna rağmen çini kaplamalar, mimarî hatları ezmeden  ve mimarî değerleri değiştirmeden sadece sihirli, mistik bir atmosfer oluşturmak için kullanılmıştır.

(Yapı Kredi Yayınları, Ocak 1980, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA)

4 Eylül 2014 Perşembe

Dostum Şükran kardeşime sevgi ve muhabbetlerimle…

Rüya Gibidir İstanbul İki Kıtada

Martıların süzüldüğü Marmara’da,
Rüya gibidir İstanbul iki kıtada.

Dünyaya meydan okuyan edayla,
Seyredersin tarihi parıltılarla…

Gürler gülbanklar Evlad-ı Fatihanla.
Yakut sütun, firuze kubbeli,
Cenneti andıran camileri,
Gökte yıldızlarla eşleşir minareleri. 

Şanlı maziden bir hatıra,
Meltem gibi eser bütün haşmetiyle,
İnci gerdanlık Dolmabahçe!
Asırlık çınar ağaçları ile,
Asırlık zaman tünelinde.

Sarayburnu’ndan güneş tüllenir, 
Marmara bahçe olur güllenir.

Açar dört mevsim gönlümde,
Hicaz mı, Hüzzam mı, 
Rast mı,  Nihavent mi?
Titrer udun tellerinde…


Şükran Beşışık
Hayattan Damlalar
(Fotoğraflar:sanatçı kızımız Sema Karlıova'ya aittir. Teşekkürlerimle.)

Dualarımız Niçin Kabul Olmuyor?

İbrahim Ethem Hazretlerine sordular ‘ Yüce Rabbimiz bana dua ediniz, duanızı  kabul edeyim’ buyuruyor. Biz de sürekli dua ediyoruz. Ama dualarımız kabul olmuyor. Bunun sebebi nedir?
İbrahim Ethem Hazretleri şöyle cevap verdi: Kalpleriniz 10 şeyden ölmüştür.
  • 1    Allahı bildiniz ama hakkını ödemediniz!
  • 2-      Allahın kitabını okudunuz ama onunla amel etmediniz.
  • 3-      Şeytanın düşmanı olduğunu iddia  ettiniz ama onu kendinize dost ve yar edindiniz.
  • 4-      Allahın Peygamberi Hazreti Muhammmedi (S.A.V.) sevdiğinizi söylediniz, iddia ettiniz ama onun  yolunu ve sünnetini terk ettiniz.
  • 5-      Cenneti sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat cennet için amel işlemediniz.
  • 6-      Ateşten korktuğunuzu iddia ettiniz fakat günahlardan sakınmadınız.
  • 7-      Ölümün hak olduğunu iddia ettiniz fakat ona hiç hazırlık yapmadınız.
  • 8-      Başkasının ayıplarıyla meşgul oldunuz, kendi ayıplarınızı hiç düşünmediniz.
  • 9-      Allahın verdiği rızkı yediniz ama ona şükretmediniz.
  • 10-   Ölülerinizi defnediyorsunuz da hiç  ibret almıyorsunuz.
Sonra diyorsunuz ki neden dualarımız kabul olmadı? İşte bunlardan dolayı dualarımız kabul olmuyor.


KABE'NİN BUGÜNÜ


30 Ağustos 2014 Cumartesi

Süleymaniye Camii


Bu gün gerek Haliç, gerek Zeyrek’ten görünüşünde, ahşap ev ve konakların üstünde, onları adeta kanatları altına almış, gururlu ve huzur içindeki edası ile Süleymaniye artık yok gibi.

O zarif görüntü, ahşap evlerin o pencere senfonisi hayal oldu. Türk mimarisi sözü arkasından hemen aklımıza ve dilimizin uçuna geliveren sözcükler; Sinan, Selimiye ve Süleymaniye oluyor.
                Hepimizin hem hayranlığını çeken hem de övünme sebebi olan bu sözcüklerden Süleymaniye Camiini konu alan bir yazı yazmak ilk bakışta ne kadar kolay görünüyor. Hemen herkesin iyi bildiği, çok kereler ziyaret ettiği, hatta namaz kıldığı yerli yabancı birçok uzmanın hakkında yazı yazdığı bir yapıyı tekrar anlatmak zor olmasa gerek. Evet, belki usta yazarların yazılarından bir yazı,bir makale derlemek zor olmayabilir. Ancak insanın Süleymaniye karşısındaki kendi duygularını, düşüncelerini derleyebilmek ve bir ak kâğıda dökebilmek o kadar güç ki.



Süleymaniye Camii denilince de önce akla Ayasofya ve ikisi hakkındaki yazılar, benzetmeler geliyor. Bu da beni eski eserleri tanıma, emekleme günlerime götürüyor ver ErnstDiez ile Sedat Çetintaş’ın bu konudaki yazılı düellolarını hatırlatıyor.

Nedense, genellikle batılı islâm sanatı yazarları 1959 yılındaki ilk Türk Sanatı Kongresine kadar,
İslâm Sanatı içinde kendine has bir Türk Sanatı olduğunu kabul etmek istemezlerdi.

Bunların bir kısmı da Süleymaniye Camiinin, Ayasofya’nın bir kopyası taklidi olduğunu söylemekten zevk alırlardı. Gerçi Ayasofya hakikaten “Çağ-dışı çağ-ötesi-bir anıttı.”Böyle çağından en az bin sene ötesine taşan bir eserin kendinden sonra gelenleri   etkilememesi düşünülemez. Aslında bütün medeniyetlerin bir birini etkilemesi doğal ve gelişimin başlıca öğelerinden biridir.

Anadolu’ya kubbe ve tromp’u bilerek gelen Türkler de; burada gördükleri  kubbenin değişik yorumlarını, malzeme kullanışlarını, mekân gelişmesi konularındaki farklı imkânları, yeni bir anlayışla değerlendirirken, mimari hissediş ve mistik tasavvurlarında çok ayrı bir yolda ilerlemekte devam etmişlerdir.

Süleymaniye caminin aklımıza getirdiği bu ilk düşüncelerden sonra sorabiliriz: Acaba Süleymaniye Camii yalnız mükemmel bir plan şeması ürünü müdür?

Elbette ki hayır!

Süleymaniye, Türk Camii mimarisinin asırlardır gelişmesinde beraberce yürüttüğü özeliklere bütünü ile hem de en ince imbikten süzülmüş hali ile sahiptir.

( Hüsrev TAYLA, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 1979)

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Ahretin Durak Taşları

Eski İstanbul güzelliğindeki dokunun menevişli bir rengi, bir örgü ibrişimi de, gariptir ki, mezarlıklarıydı. Dünyaya en bağlantısız bir kişi bile soğukluğu ile etkileyen bir konu olan ölüm ve onun ilk durağı olan, mezar, dünkü İstanbul’da günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş, olabildiğince normalleşmiş,  şehir peyzajının her köşesinde onunla sarmaş dolaş olmuş ve gerçekten gariptir ki, tabii sevimlilik diyemesek bile, bir yumuşaklık, biraz hüzün, ama bir çok doğallık kazanmıştı.

Bir mescit, ağaçlıkları ve kandil gecelerinde ışıldayan pırlanta kolyeli minaresi kadar, yanıbaşındaki, küçük mezarlığı da olmadan düşünülemiyor, yeşil parmaklıklı, yaban gülleri basmış bir “hazire” olmaksızın cami resmi tamamlanmış olmuyor ve kafesli tahta evler, gece gündüz, önlerindeki tenha sokağa olduğu kadar, yandan veya arkadan içlerinde dantel gibi süslü taşların otlara gömüldüğü bu ahret duraklarını da seyrediyordu…

Sağlık kuralları açısından savunulacak yanı olmayan bu yerleşim, nasıl bir moral dünyasının sonucuydu?
Anadolu köylerinde ve kasabalarında, mutlaka dışarılarda, kasabaya giriş yolları üzerinde yer verilen bu kabristanlar, başkentte, neden küçülüp bölünerek, taht şehrinin her köşesine serpiştirilmiş, ve günlük yaşamın içerisine katılmışlardı?

Kubbe, minare, kandil, selvi, çitlenbik dokusundan oluşan cami resmini tamamlayacak, bir mermer taşlar papatyalığı, fesler ve sarıklar, feraceler ve duvaklar kuşağı, halkın bilinçaltı bir estetik duygusu ile, ve göze hoş gelen bir beğeni alışkanlığı ile, zorunlu görülmüştü de, ondan mıdır?

Yaşamdan ayrılan sevgililerden uzaklaşmamak arzusu ile bir vefa duygusundan; yoksa gidenleri, kalanların okuyacakları dualardan yoksun bırakmamak isteyen bir sevgiden mi kaynaklanır? Bilinmez.

Ama sonuçta bu ahret durakları İstanbul resminin ayrılmaz figürleri olmuşlardı.

Taşların hemen her biri, bir çeşme, bir mihrap bir selsebil kadar işlemeliydiler. Ve ondan daha fazla olarak, eski yazı sanatının en hünerli hatları ile donatımlıydılar. Her biri bir ansiklopedi sayfası kadar belgeseldi. Kim kimdi? Nasıl yaşamış, ne zaman gitmiş, kitaplardan çok, onlar da yazılı idi. Bir çoğu anonim, fakat milli bir edebiyatın, isimsiz şairlerin, basılı olmayan eserleri külliyatını oluşturuyor, dil temizliğinin, deyiş ve söyleyiş kusursuzluğunun ve bir ulusa vücut veren, duygular birliğinin, kır çiçekleri, üstlerine dökülen erguvan tanecikleri ve yüzlerce çeşit kuşların cıvıltıları arasında, sayfalarını sergiliyordu:

Bakmayan, çeşm-i basiretle, Şehzâdem tâşına
Bilmez ol hâlim benim, tâ gelmeyince bâşınâ
Otuz iki yaşında câm-ı mevti nûş edip
Merhume olup doymayan genç yâşınâ
Emine hânım rûhu için kim okur bir fâtihâ.
Dâr-ı cennette giye, ol tâc-ı zerrin bâşına.

(İstanbul Estetiği, Çelik Gülersoy, 1983)

18 Temmuz 2014 Cuma

Evin "Saygılısı" Nasıl Olur?

Yamaçlardaki Düzen
Saygılı evlerin biçim verdiği bir düzendi bu. Evin saygılısı nasıl olur? 

İnsanın saygılı olanı gibi: Sağına soluna “mukayyet” olan, çevresine özen gösteren, kimsenin hakkını çiğnememeye dikkat eden, edepli, terbiyeli bir tutum. Eski İstanbul evi böyleydi.


Hiçbir imar planı ve herhangi bir kontrol mercii olmadan, Belediyesiz ve İmar Bakanlıksız bir düzen içinde, diplomalı Mimarlarca deste deste projeleri de çizilmeksizin, Müslüman ya da gayrimüslim,  keserini omzuna asmış bir dülgerin elinden çıkma bu tahta evler, yüzyıllardır birikmiş bir sosyal görgünün örgüsü içinde, birbirlerini kollayarak yer tutarlardı. 

Hiç biri öbürünün üstüne aşırı yükseklikle fazladan çıkmaz, bir diğerinin ışığını, manzarasını duvar gibi kapatmazdı. Özellikle yamaçlarda ve bir orman ya da deniz manzarasına karşı yerleşen mahalleler için, bu daha da önem kazanan bir tutumdu. 

İstanbul gibi, yedi tepeye kurulan bu kadar belirgin tepelerin olmasa bile her halde inişi yokuşunun fazlalığı söz götürmeyen bir kentte, bu meyillerde yerleşim, düzlüklerden daha çok oranda idi!  Şehrin Taksim’den öteye, Şişli’den İstinye’ye doğru açık ve düz alanlara uzanmadığı bunun hayal bile edilmediği çağlarda, tüm kent bir yandan Marmara’ya, bir yandan Haliç’e bakan sırt ve yokuşlarda Galata tarafında da limana ve boğaza bakan yamaçlarda yer tuttuğundan, evlerin çoğunluğu bu meyilli arazilerde yapılmış oluyor… Burada birbirinin manzarasını kapatmamak, önem kazanıyor; karşıya gelen şiirli ve büyülü görünümü eşitçe paylaşmak, yazılmamış bir şehirciliğin, önemli bir prensibini oluşturuyordu. Bu kente gelen yabancı gezginlerin en eskileri bile, evlerin yazılı olmayan bir hukuk ve görgü düzeni içinde, görünümlerini serbest bırakarak, birbirleri ile tam uyumlulukla yapılmalarını hayretle, takdirle, fark etmişlerdir.

Başta dediğim gibi, evler böyleydi, çünkü  insanlar da öyleydi. Bir toplumda her şey bir sebep sonuç ilişkisinin içindedir. Taşlar, topraklar,  onları kullanan insanların huyları, husları bir yana bırakılarak incelenemezler. 

Eşyaya biçim veren, insandır! Evleri de böylesine bir saygı ve sevgi düzeninin içerisine sokan, eski İstanbul’lunun zihin yapısı, manevî dünyası, yaşama bakış açısı idi. Bu Dünya’yı amaç değil, araç sayan, kendini öbür hayata hazırlayan, bir yaradan fikri önünde sınav geçirdiğini kabul eden, önüne sunulan hayat nimetlerini bu ölçü ile alan eski insanın, büyük çoğunluğu, dükkanında çığırtkanlık etmeden sükûnetle ticaret ve esnaflık ediyor, el emeği ile işini işliyor, sofrasına gelen yoksul ya da yabancı ile ekmeğini paylaşıyor, evinin manzarasını da aynı gönül rahatlığı ve göz tokluğu ile, önündeki, arkasındaki komşusu ile bölüşüyordu. 

O zamanlar kimsede, denizi doldurup sulak yerde çimento bina çıkmak, para yedirip dağ gibi binasına üç beş kat daha da fazla dikmek, karşıdaki iki üç kulaç denizi görmek için birbiri üstüne devrilir gibi tıkış tıkış yapılar yükseltmek, başkasının ya da devletin toprağına, kavga döğüş tek odalı bir gecekondu oturtup, sonra köydeki tarlayı satarak, karının  altın bileziğini küpesini paraya çevirerek, tek göz gecekondunun bir taraftan yanına oda ilave edip, öbür yandan üstüne, kat üstüne kat çıkıp, üç yılda ucube apartmanların sahibi olmak gibi hırslar ve tutkular yoktu

Sayısı, miktarı tadında kalan bir nüfusa, tek ya da en çok iki katlı bir küçük ev ona göre bir bahçe ve bahçede biraz erik ve kayısı, pencerede mor salkımlı bir yasemin yetiyor ve artıyordu. Bütün bunlar gösterir ki bu şehirde yine ölçülü ve saygılı bir imar düzeninin, evlerin birbiri ile uyumlu bir yerleşiminin doğabilmesi için, önce insanlarının hizaya girmesi, dünya görüşlerinde ve yaşama bakış açılarında tok gözlülüğün, kamu yararına dönüklüğün, kısmetse tekrar egemen olması, herkesi, alabildiğine dizginsiz bir kazanç hırsı yerine, komşuya saygı, çevresine sevgi, yoksullara ve düşkünlere yardım gibi, sıcak ve insancıl duyguların sarması gerekir. Bunlar kendi başına durup dururken doğan şeyler değildir; iki ana kaynağın, yani ülkenin ekonomik alt yapısı ile, kültür üst yapısının birer ürünü, birer sonucudurlar. Bu iki temel üretim biçimi ve kültür mayası, önce, insanları etkiler, sonra da o insanların yaşadığı ve yaptığı şehirlere, biçimini verir. 

Bir bilge kişi, bir kentin insansız ve boş manzarasına, genel görünümüne karşıdan şöyle bir baksın, iki ana kaynağa, yani o şehrin insanlarına geçim yolları ile ruh yapılarını hemen anlayabilir. Yahut yine bir filozof kişi, okumuş ve dünya görmüş, umur yaşamış biri, kırlık yerde küçük bir kalabalıkla biraz alışveriş etsin ve azıcık da konuşsun, onların bilmediği şehrini hemen gözünde canlandırabilir.

Çelik Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983

7 Temmuz 2014 Pazartesi

İstanbul Estetiğinin Örgüsü

Şimdi, eski İstanbul’u İstanbul yapan özellikleri, yani benzersiz güzel, iç ısıtan, göz okşayan bir kumaşın, dokusunu ve renklerini, iplik-iplik ele alalım.

Taç Oturtulmuş Tepeler

Bu, en çok bilinen, çünkü en belirgin olarak görülen, bunların sonucunda da, bugüne kadar en çok yazılmış olan, bir özelliktir: Ecdad, adı yedi tepeliye çıkmış olan beldede açık olarak görülmeyen bu tepelere, hiç değilse ufuk çizgisine, en çok özen gösterdikleri anıtsal yapılarını oturtmuşlardır. Bu hem Haliç’e bakan üst çizgide böyledir, hem Marmara boyunca uzanan şehir yüzünde böyledir. Ve sanki hepsini değişik yüzyıllarda değişik hükümdarlar, çeşitli devlet adamları ve onların sanatçıları yapmamışlar da, bir peri değneği dokunmuş, ya da bir tek ressam, tuvali üstüne tek fırça ile figürler oturtmuş gibi, hepsi aynı bir üslûbun uyumu içindedir. 

Önce, Topkapı Sarayı, sayısız gibi görünen kuleler ve kubbeleri ile koca bir taş kitlesinden oyulmuş kocaman ve ayrıntılı bir mücevher parçası halinde uç noktayı süsler. Sonra Haliç boyunca Bayazıd Camii, Yangın Kulesi, Süleymaniye Dağı, Sultan Selim Camii, bir tâcın incileri ve elmasları halinde, yerlerini almış olarak dizilirler. Gece olunca bu anıtların ışıklandırıldığı geceler bu resim daha da anıtlaşır: Az ışıklı şehirde – iyi ki az ışıklıdır- karanlık su ile lacivert sema arasında bu aydınlık yapılar, gökyüzüne bir kudret fırçasıyla boyanmış masal resimleri gibi ışıldarlar. Bunlar orada bir yamacın üst taraflarında yapılmış bir takım yapılar değiller de, havada, boşlukta, uzun, yüksek, akıl almaz platformlar üzerine pasta gibi oturtulmuş içi dışı ışıklı cennet mâbetleri gibi hem koca bir heybetle, ama hem de sıcak iç ısıtan bir sevimlilikle, şehre tepeden bakarlar.

Hele çocuklar için, bu bir dizi resim, Galata’dan, Tepebaşı’ndan, Köprüden hayretle görünen bu iddiasız donanma,  semalara çekilmiş bu ölümsüz resim, karanlıklar içindeki bu aydınlık taşlar, ne kadar olağanüstü ve olağandışıdır! Ve bir kere hafızalarına işlenen bu nakış, gözlerine sinen bu ışık, onlar için ne doğal, yapmacıksız, ana sütü kadar has, bir milli eğitim ve ulusal bir terbiye demektir. Bir yere bağlanmak, doğduğu ya da kendini bildiği, kendini bulduğu bir şehri sevmek, insanın önce kendi çöplüğü,  evi, köşesi bucağı ile içinde kıpırdanmaya başlar ama bu sıra dışı, anıtsal varlıklarla da perçinleşir, ölümsüzleşir ve vatan sevgisi, köklerini, ucu çocukluğa uzanan bu göz alışkanlıklarında ve ruh akrabalarında bulur.

Çelik Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983

Kul Hakkı

El hâsıl: İçtimâî hak ve vazifelerimizi  tamâmen saymak için yüzlerce sahife yazı yazmak lâzımdır. Ancak şu cihete pek  çok dikkat etmek lazımdır: başka insanlara karşı vazifemizi yapmayarak üzerimize onların haklarını geçirmemeliyiz. Çünkü kul hakkı çok zordur. 

Allahu Teâlâ’ya karşı borçlu kalacak olursak onun rahmeti boldur, kuvvetle umarız ki haklarından vazgeçer, bizi affeder, bize merhamet eder. Fakat üzerimizde kul hakkı olursa ondan kurtulmak çok zordur. 

Peygamber efendimiz (S.A.V.) bir gün sahâbe‘rine; “Müflis kimdir?” diye sormuş. 
Onlar da; “elinde, avucunda malı ve parası kalmayandır” diye cevap vermişler. Bunun üzerinde Peygamberimiz buyurdular ki “ bilemediniz, 
asıl müflis şu adama derler ki 
Dünya da iken yapmış olduğu bir çok ibâdetler ve tâatların sevap ve hasenâtı ile kıyâmet gününde Allahın huzûruna gelir. Bu adam dünyâ’da bir çok ibâdetler, hayırlar yapmış. Diğer taraftan da başkalarına zulmetmiş, kimini dövmüş, kimini sövmüş, kiminin canına tecâvüz etmiş,  kiminin malını almış, gönlünü kırmış, şuna buna eliyle ve diliyle eziyet etmiş… 

İşte bu hak sâhiplerinin hepsi o adamın etrafına toplanacaklar, haklarını isteyecekler; ‘bana Dünyâ’da iken şöyle yaptı, hakkımı al yarab’ diye davâcı olacaklardır. Allahu Teâlâ bunun hayrat ve hasenâtından husûle gelen sevapları bunlara taksim edecek, fakat yine borcu kapanmayacak, nihayet onların günahlarını bunun üzerine yükleyerek cehenneme gönderecek. İşte asıl müflis böyle olan adamdır.’ 

Öyle ise biz de gözümüzü dört açalım. Dünyâ’da iken hem Allaha olan vazifemizi hakkıyla yapalım, hem de insanlara karşı borçlu olduğumuz vazifelerimizi yerine getirelim. Hiçbir ferdi hiçbir sûretle incitmeyelim. 

Şurası da muhakkak ki; Müslümanlık ferdî olmaktan ziyâde içtimâî bir dindir. İnsan yalnız kendisini değil, başkalarını da düşünecektir. Bunu düşünemeyenler vazifelerini tam yapmış sayılmazlar.

Ahmed Hamdi Akseki, İslam Dini İtikat, İbâdet ve Ahlâk, 11.baskı, 1960